Evrim

'Forum Meydanı' forumunda gnfnrs tarafından 17 Ocak 2005 tarihinde açılan konu

  1. öncelikle bu konuyu din ve büyü başlığı altında tartışmanın yanlış olacağını düşündüğüm için yeni bir başlık açtım.

    mikro mutasyonlar la açıklanır demişsin gözün oluşumu. tamam mikro mutasyonlar faydalı olsalar dahi yeni bir yapı ortaya çıkaramazlar.

    ve bununla birlikte 1983 yılında Güney Fransa'nın Ardeche bölgesinde bulunan 155 milyon yıllık bir ahtapot fosilinin günümüzdeki ahtapotlardan hiçbir farkı olmadığı gözlemlendei Bu durum, canlının karakteristik gözlerinin 155 milyon yıldan beri aynı olduğunu, herhangi bir değişimin söz konusu dahi olmadığını gösteririr.

    ve aynı zamanda evrimci bir bilim adamı olan Prof. Dr. Ali Demirsoy şöyle bir söz sarfetmiştir:
    "tam oluşmuş bir gözün meydana gelmesi (memeli gözü gibi) birkaç yüz milyon yıldan eskiye uzanmaz. Bu karmaşık bir organın bu kadar kısa sürede oluşması evrimsel bir mucize kabul edilmektedir"

    mucizenin anlamı ise:
    Mucize insan aklının ölçülerini aşan tabiat yasalarının dışına çıkan, düşünce değil de dini inanca dayanan oluştur.

    ve gözün yavaş yavaş gelişmesini herhangi bir şekilde açıklamamız yeter demişsin. göz ve kanat gibi organların tamamı gelişmeden işlev görmezler. yani buradan gözün tamamen evrimleşmesinden önce hiçbir canlı göremiyordu anlamına geliyor öyle değilmi.

    daha fazla uzatırsam olmayacak. gene cevaplamamı istediğiniz bir şey varsa sorun ben de cevap vereyim.
     
  2. O paragrafın özeti: Göz, ilkelden gelişmişe doğru evrimleşmiştir. Orada da örnekler var. Biraz dikkatli okursan anlarsın. Ayrıca her canlı evrimleşecek diye bir kural yok. Demek ki hayvanın yaşadığı ortamla uyumsuzluk sorunu yokmuş.
     
  3. iCe

    iCe

    545
    0
    300
    mucize:
    1. Allah'ın izni ve emri ile yalnız peygamberlerin gösterdiği, özellikle peygamberlere karşı çıkanları ikna etmek, iman etmeyenlerin iman etmelerini sağlamak, inananların imanını güçlendirmek amacı taşıyan olağanüstü işler, hareketler, hâller, tansık.
    2. İnsan aklının alamayacağı olay.
    3. (sıfat, mecaz) Olağanüstü, şaşırtıcı.
     
  4. taş gibi hatun...du nemi oldu evrim gecirdi...
     
  5. Evrimci bilimadamı Ali Demirsoy'un bir proteinin oluşması konusunda verdiği ihtimali ve söylediği şeyi sizinle paylaşmak isterim. Ali Demirsoy bir proteinin oluşmasına milyonda bir ihtimal verir. Bu da matematikte sıfır ihtimal anlamına gelir. Bunu kabullenen Ali Demirsoy "O zaman insanüstü güçler tarafından yapılması gerekir. Böyle birşey mümkün olmadığına göre bunun tesadüfen oluştuğunu kabul etmek zorundayız" gibi bir cümle sarfetmiştir. Bu,düşünceye körü körüne bağlanmak değil de nedir? Siz hem insanüstü güçler yapmadan olamaz diyeceksiniz hem de böyle bir şey olamaz diyeceksiniz. Böyle bir zihniyetin karşıt görüşlere cevap vermesi mümkün değildir.
     
  6. Ali Demirsoy kendisini düzgün ifade edemiyorsa Praxis ne yapsın :x .Adamın kurduğu yanlış cümleleri getirip getirip ona soruyorsun.Ayrıca yukarıdaki kelimeyi kopyalayıp başka cümleye yapıştırma yöntemine çok güldüm.Dahice bir buluş,ne diyeyim.
     
  7. Bu söylediğim şeyler Ali demirsoy'un kitaplarında yazmaktadır. yani adam kendini kitapların da da yanlış tanımlıyorsa adamın prof luğundan şüphe ederim.

    şimdi konu ali demirsoyun söyledikleri değil evrim teorisi.

    şimdi size bide başka bir elıntı yapayım o zaman:

    Analoji evrimsel gelişme süreci içerisinde birbirine bağımlı olmadan gelişen ve özünde aralarında evrimsel gelişme süreci içerisinde birbirine bağımlı olmadan gelişen ve özünde aralarında evrimsel bir ilişkinin olmadığı organlar da vardır. Örneğin ahtapotun gözleri ve memeli gözü hemen hemen aynı yapıda ve aynı işleri görmelerine karşın meydana geldikleri embriyolojik tabakalar farklı oldukları için analog organ sayılır.
    bu da Cavit yalçın'ın evrim teorisi adlı kitabından alıntıdır.

    burada söylenene göre ahtapot ve memeli gözlerinin ayrı ayrı ve aynı şekilde gelişmiş olması anlamına geliyor. bunun ihtimali ise sayısal loto da 6 tutturmaktan daha küçük bir olasılık.
     
  8. Bu konu oldukça geniş ve de uzun ki ben bir evrimci bilim adamıda değilim. Ayrıca Ali demirsoy ya da Cavit Yalçın da değilim. Ki matematiksel ifadeler kullanarak evrimi açıklamak ne kadar mantıklı orası ayrı bir büyük sorun. Olasılık hesapları bir kenarda dursun lütfen.

    Evrimin bir kısmına dair bir yazıyla giriş yapacağım.İsteyen konunun devamını detaylarını ya da diğer evrim süreçlerini vereceğim linkten girip okuyabilirler.

    "
    İlk atmosferi oluşturan volkanik gazlar, metan ve amonyağın yanı sıra su da içermeliydi. Atmosferi doyma noktasına getirmeye hizmet eden ve yağmurların oluşmasını sağlayan bu gazların yerkürenin iç kısımlarından çıktığını sanıyoruz. Yerküre yüzeyinin soğumasıyla birlikte göller ve denizler oluşmaya başladı. Bu denizlerin, güneşten gelen morötesi ışınların etkisiyle kimyasal elementlerin sentezlenerek, aminoasitler gibi karmaşık azotlu organik bileşikler ürettiği bir prebiyotik (yaşam öncesi) “çorba” oluşturduğuna inanılıyor. Atmosferin ozon içermeyişi, morötesi ışınların böyle bir etkide bulunmasını mümkün kılmıştı. Oparin-Haldane hipotezinin temelini oluşturan şey budur.

    Virüsler hariç tüm yaşam hücreler halinde örgütlenmiştir. En basit hücre bile son derece karmaşık bir olgudur. Standart teoriye göre, bizzat yerküreden kaynaklanan ısı, karmaşık bileşiklerin basit bileşiklerden oluşması için yeterli olmuştur. İlk yaşam formları, güneşten gelen morötesi radyasyondan türeyen enerjiyi saklama yeteneğindeydi. Fakat atmosferin bileşimdeki değişimler morötesi ışın kaynağını kuruttu. Klorofil olarak bilinen maddeyi geliştiren belli agregalar, morötesi ışınları filtre ederek tutan ozon tabakasını geçen görünür ışıktan yararlanabiliyorlardı. Bu ilkel algler, karbondioksiti tüketerek oksijen saldılar, bu da bugünkü atmosferin oluşumuna yol açtı.

    Jeolojik zamanın bütün gidişatı boyunca, biyosferik ve atmosferik aktivitenin diyalektik karşılıklı bağlılığını görebiliriz. Bir yanda, atmosferdeki serbest oksijenin çoğu (bitkilerdeki fotosentez süreci sayesinde) biyolojik aktiviteden kaynaklanmıştır. Diğer yanda ise, atmosferin bileşimindeki değişimler, özellikle de mevcut moleküler oksijen miktarındaki artış, yeni yaşam formlarının ortaya çıkmasını ve çeşitlenmesini mümkün kılan büyük biyolojik değişimleri tetiklemiştir.

    4 milyar yıl önce aminoasitler ve diğer basit moleküllerden oluşan ilkel çorbadan ilk canlı hücreler nasıl ortaya çıktı? Nobel ödüllü kimyacı Harold Urey ve öğrencisi Stanley Miller tarafından 1953’te öne sürülen standart teoriye göre yaşam, metan, amonyak ve diğer kimyasallardan oluşan ilk atmosferde, yıldırımlar tarafından uyarılarak kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Daha sonraki kimyasal reaksiyonlar, basit yaşam bileşiklerinin, sonunda DNA ikili sarmalını ya da tek iplikli RNA’yı (ki her ikisi de çoğalma gücüne sahiptirler) doğuran gittikçe artan karmaşıklıkta moleküllere gelişmesini sağlıyordu.

    Yaratılışçıların dikkat çekmeyi çok sevdiği gibi, bu oluşumun tesadüfen gelişme olasılığı çok azdır. Yaşamın kökeni gerçekten de tesadüfi bir olay olsaydı, Yaratılışçıların haklı bir davası olurdu. Bu gerçekten de bir mucize olmalıydı! Yaşamın temel yapıları ve genel olarak genetik etkinlik inanılmaz ölçüde karmaşık ve sofistike moleküllere –DNA ve RNA– dayanır. Tek bir protein molekülünü oluşturmak için birkaç yüz aminoasit yapıtaşının düzgün bir sırada birleşmesi gerekir. En son donanımlara sahip bir laboratuvarda bile altından kalkılması çok zor bir iştir bu. Böyle bir şeyin sıcak küçük bir havuzda tesadüfen oluşma ihtimali çok küçük olmalıydı.

    Bu soruna, yakın bir tarihte Kaos teorisinin bir dalı olan karmaşıklık açısından yaklaşıldı. Staurt Kauffman, karmaşıklık ve genetik üzerine yürüttüğü çalışmasında, fizik ve kimya yasalarının doğal işleyişi sayesinde moleküler kaostan düzenin kendiliğinden çıkmasının bir sonucu olarak bir tür yaşamın doğmasının mümkün olduğu öne sürdü. Eğer ilk yaşam çorbası aminoasitçe yeterince zengin ise, tesadüfi bir reaksiyon beklemeye gerek olmayacaktı. Bu çorba içindeki bileşiklerden, tutarlı, kendini pekiştirebilen bir reaksiyon ağı oluşabilirdi.

    Katalizörler sayesinde farklı moleküller birbirleriyle etkileşip kaynaşabilir ve Kauffman’ın “otokatalitik küme” diye adlandırdığı şeyi oluşturabilirlerdi. Bu şekilde, moleküler kaostan çıkan düzen, kendini gelişen bir sistem olarak dışa vururdu. Bu henüz bugün bildiğimiz anlamıyla yaşam demek değildir. Çünkü böyle bir şey, DNA’ya, genetik koda ve bir hücre duvarına sahip olmazdı. Ama yine de belli yaşamsal özellikleri gösterirdi. Örneğin gelişebilirdi. Bir tür metabolizmaya –aminoasitler ve diğer basit moleküller şeklindeki “besin” moleküllerini özümseyen ve onları kendine katan bir metabolizmaya– sahip olurdu. Kendini daha geniş bir alana yayacak, bir tür ilkel üreme özelliği de bulunurdu. Nitel bir sıçrayışı ya da karmaşıklığın diliyle “faz geçişini” temsil eden bu fikir, yaşamın rastlantısal bir olay olarak değil, aksine doğanın örgütlenmeye dönük içsel eğiliminin bir sonucu olarak ortaya çıktığı anlamına gelirdi.

    İlk hayvan organizmaları, bitki hücrelerinin ürettiği enerjiyi özümseyebilen hücrelerdi. Değişen atmosfer, morötesi radyasyonun ortadan kalkması ve mevcut yaşam formlarının varlığı, günümüzde yeni bir yaşamın oluşumunu imkânsız kılar (şüphesiz gerekli koşullar yapay yollarla laboratuvarlarda yaratılmadığı sürece). Okyanuslarda herhangi bir rakibin veya yırtıcının olmadığı durumda, ilk bileşikler çok hızlı bir şekilde yayılacaktı. Belli bir aşamada, kendisini çoğaltma yeteneğindeki bir nükleik asit molekülünün oluşumuyla nitel bir sıçrama söz konusu olacaktı: Canlı bir organizma. Organik madde böylelikle inorganik maddeden ortaya çıkmış olur. Yaşamın kendisi belli bir tarzda örgütlenen inorganik maddenin ürünüdür. Milyonlarca yıllık uzun bir dönemde yavaş yavaş mutasyonlar gözükmeye başlayacak, bu da sonunda yeni yaşam formlarının ortaya çıkışına yol açacaktı."

    kaynak link: http://www.marksist.com/kitaplik/onlineKitap/AI/bolum11.htm
     
  9. en başta -PRaXiS- söylemek istediğim bir şey var. konuya yavaş yavaş girsek daha iyi olur diye düşünüyorum. çünkü bu kadar uzun yazıları herkes okumaz. ben bile eğer başlığı açmasam okumazdım aynı zamanda cevap vermem gereken o kadar çok şey varki hangi birine cevap vereyim..
    .....
    konudan sadece bir bölümü seçiyorum
    .......
    ........

    İlkel dünyadaki tüm göllerin ve denizlerin aminoasitlerle dolu olduğunu farzetsek bile bu aminoasitlerin uygun sayı, çeşit ve sıralamada dizilerek tek bir faydalı protein molekülü oluşturabilmeleri mümkün olamaz.Dolayısıyla, ilkel dünyada aminoasitlerin bulunduğu var sayılsa bile, bunun canlılığın oluşabilmesi açısından hiçbir anlamı ve etkisi yoktur. Çünkü, aminoasitlerin proteinleri oluşturması, proteinlerin hücrenin organellerini meydana getirmesi, organellerin hücre sıvısı içinde biraraya gelip son derece kompleks bir zarla çevrilerek canlı bir hücre oluşturmaları, moleküllerin kendi kendilerine yapabilecekleri rastgele kimyasal reaksiyonların sınırlarının çok ötesinde, akıl almaz karmaşıklıktaki olaylardır.

    kusura bakmazsanız bir isimden bir alıntı daha yapacağım.

    Rus evrimcisi A. I. Oparin söylediği bir cümle:

    "Maalesef hücrenin meydana gelişi evrim teorisinin bütününü içine alan en karanlık noktayı teşkil etmektedir."

    kendi kitabı olan Origin of Life'tan.
     
  10. "Katalizörler sayesinde farklı moleküller birbirleriyle etkileşip kaynaşabilir ve Kauffman’ın “otokatalitik küme” diye adlandırdığı şeyi oluşturabilirlerdi. Bu şekilde, moleküler kaostan çıkan düzen, kendini gelişen bir sistem olarak dışa vururdu. Bu henüz bugün bildiğimiz anlamıyla yaşam demek değildir. Çünkü böyle bir şey, DNA’ya, genetik koda ve bir hücre duvarına sahip olmazdı. Ama yine de belli yaşamsal özellikleri gösterirdi. Örneğin gelişebilirdi. Bir tür metabolizmaya –aminoasitler ve diğer basit moleküller şeklindeki “besin” moleküllerini özümseyen ve onları kendine katan bir metabolizmaya– sahip olurdu. Kendini daha geniş bir alana yayacak, bir tür ilkel üreme özelliği de bulunurdu. Nitel bir sıçrayışı ya da karmaşıklığın diliyle “faz geçişini” temsil eden bu fikir, yaşamın rastlantısal bir olay olarak değil, aksine doğanın örgütlenmeye dönük içsel eğiliminin bir sonucu olarak ortaya çıktığı anlamına gelirdi."

    Dolayısıyla;
    İlkel dünyadaki tüm göllerin ve denizlerin aminoasitlerle dolu olduğunu farzedersek bu aminoasitlerin belirli bir anda metabolizmanın kendi karakterine uygun sayı, çeşit ve sıralamada dizilerek tek bir faydalı protein molekülü oluşturabilmeleri "mümkündür."

    Aminoasitlerin proteinleri oluşturması, proteinlerin hücrenin organellerini meydana getirmesi, organellerin hücre sıvısı içinde biraraya gelip son derece kompleks bir zarla çevrilerek canlı bir hücre oluşturmaları, moleküllerin kendi yapısal özellikelrine uygun hareket etmeleri ve bu yapıya diğer başka kimyasal reaksiyonların dahil oluşuyla bu karmaşık yapıyı açmış oluruz.

    Diyalektik materyalist olan Rus biyolog Aleksandr Ivanoviç Oparin demiştir ki;

    Soruna metafizik olarak değil de, yaşamın ortaya çıkışını önceleyen ve onun doğmasına yol açan maddenin sürekli değişiminin incelenmesi temelinde, diyalektik olarak yaklaşmaya çalıştığımızda, önümüzde tümüyle farklı bir manzara belirir. Madde asla durağan kalamaz, sürekli hareket halindedir ve gelişir, ve bu gelişim sırasında bir hareket formundan diğer bir hareket formuna ve bir diğerine dönüşür, her hareket formu bir öncekinden daha karmaşık ve daha ahenklidir. Maddenin genel gelişiminin belirli bir aşamasında yeni bir özellik olarak açığa çıkan yaşam, böylelikle, maddenin hareketinin kendine has ve çok karmaşık bir formu olarak belirir.
     
  11. "Akıl almaz karmaşıklık" nedir ki?Bir şeyi bizim aklımızın almaması onun gerçek olmadığını göstermez.İnsan aklına bu güven ne böyle.Bizim aklımız birkaç bin sene önce güneşi tanrı sanıyordu.
    "Rastgele kimyasal reaksiyonların ötesinde" demişsin,aminoasitin bir şekilde dış faktörlerle proteine dönüşmesi neden mümkün olmasın,bunu neden akla yatkın bulamadığını öğrenebilir miyim?
     
  12. peki ona da eyvallah da amino asitler nasıl oluştu diyeceğim sende bana ilkel dünyanın atmosferini metan amonyak ve su buharı oluşturuyordu ve bu da amino asitlerin oluşması için yeterlidir diyeceksin ama bir sorun var. bir çok bilim adamı ilkel atmosferin Miller'in söylediği gibi metan ve amonyaktan olduğuna şüphe ediyorlar.

    bunun içinde bir alıntı yapacağım:

    Pek çok bilim adamının bugün, ilkel atmosferin Miller'in öne sürdüğünden farklı olduğuna dair kuşkuları var. İlkel atmosferin hidrojen, metan ve amonyak yerine karbondioksit ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu ise kimyacılar için kötü haber. Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda. Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda renklendiricisiyle aynı yoğunlukta. Bilim adamları bu derece seyrek çözeltideki bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını hayal etmeyi bile güç buluyorlar."

    National Geographic mart 98 sayısı

    Miller'in kendisi de yaptığı deney ve gözlemlerden sonra bu düşünceye katılanlar arasındadır ki şöyle bir söz sarfetmiştir:

    "Metan, azot ve yok denecek kadar az miktarlardaki amonyak ile su buharı karışımı ilkel dünya için daha gerçekçi bir atmosferdir."



    ..........................................................

    senin eline 52'lik bir deste veriyorum. bu desteyi karıştır . öyle bir karıştır ki kupalar maçalar vs. hepsi sıralı bir şekilde (1,2,3,4,... gibi) hale gelsin. böyle bir olayın olması imkansıza yakındır. ve imkansıza yakın şeyler bence akla yatkın değildir.

    ........................................................................
     
  13. Dikkat edersen sorularının cevapları zaten ilk yazıda mevcut.

    "İlk atmosferi oluşturan volkanik gazlar, metan ve amonyağın yanı sıra su da içermeliydi. Atmosferi doyma noktasına getirmeye hizmet eden ve yağmurların oluşmasını sağlayan bu gazların yerkürenin iç kısımlarından çıktığını sanıyoruz. Yerküre yüzeyinin soğumasıyla birlikte göller ve denizler oluşmaya başladı. Bu denizlerin, güneşten gelen morötesi ışınların etkisiyle kimyasal elementlerin sentezlenerek, aminoasitler gibi karmaşık azotlu organik bileşikler ürettiği bir prebiyotik (yaşam öncesi) “çorba” oluşturduğuna inanılıyor. Atmosferin ozon içermeyişi, morötesi ışınların böyle bir etkide bulunmasını mümkün kılmıştı. Oparin-Haldane hipotezinin temelini oluşturan şey budur.

    Virüsler hariç tüm yaşam hücreler halinde örgütlenmiştir. En basit hücre bile son derece karmaşık bir olgudur. Standart teoriye göre, bizzat yerküreden kaynaklanan ısı, karmaşık bileşiklerin basit bileşiklerden oluşması için yeterli olmuştur. İlk yaşam formları, güneşten gelen morötesi radyasyondan türeyen enerjiyi saklama yeteneğindeydi. Fakat atmosferin bileşimdeki değişimler morötesi ışın kaynağını kuruttu. Klorofil olarak bilinen maddeyi geliştiren belli agregalar, morötesi ışınları filtre ederek tutan ozon tabakasını geçen görünür ışıktan yararlanabiliyorlardı. Bu ilkel algler, karbondioksiti tüketerek oksijen saldılar, bu da bugünkü atmosferin oluşumuna yol açtı."
     
  14. Daha öncede dediğim gibi bir takım matematiksel, olasılıklar hesabı yapmak yerine maddelerin haraketlerinin süreçlerine bakmalısın.
     
  15. Miller yaptığı deneylerde(amino asit üretmeye calıştığı deneylerde)ilkel atmosfer ortamı kurmaya çalışıyordu. bu ortamı kurarken de bu ortamda bulunması gereken azot ve karbondioksidi göz ardı edip bumlar yerine metan ve amonyak kullanmayı tercih ediyordu. çünkü amonyak yoksa aminoasitte yok anlamına geliyordu bu.

    Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırararak kopya ettiler. Onlara göre dünya, metal, kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot (N2), karbondioksit (CO2) ve su buharından (H2O) oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler.

    J. P. Ferris ve C. T. Chen iki amerikalı bilim adamı karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir atmosfer ortamında Stanley Miller'ın deneyini tekrarladılar. Ve bu gaz karışımıyla bir tek molekül aminoasit bile elde edemediler.

    benim söylemek istediğim buydu bilmiyorum gene yanlış mı anlamışım.

    aynı zamanda ben bir istatistikciyim ve matematiksel örnekler vermeye alışmışım bunu yapmazsam kendimi ifade edemen. yazdığım şeyleri beğenirsin beğenmezsin onu bilemem
     
  16. 1.si beğenmek ya da beğenmemek sorun değil önemli olan soruna katkısı dolayısıyla yine belirteceğim gibi olasılıklar hesabının bu konuyla ne bir alakası var ne de bir çözüm dayanağı var.

    Yanlış değilde eksik bir algılama mevcut gibi geldi bana. Dünyanın sıcaklığıyla ilgili konuda söylenen ile göz ardı edilen atmosferde oluşabilecek reaksiyonlardır.
    "Yerküreden kaynaklanan ısı, karmaşık bileşiklerin basit bileşiklerden oluşması için yeterli olmuştur. Bunlar güneşten gelen morötesi radyasyondan türeyen enerjiyi saklama yeteneğindeydi. Fakat atmosferin bileşimdeki değişimler morötesi ışın kaynağını kuruttu. Klorofil olarak bilinen maddeyi geliştiren belli agregalar, morötesi ışınları filtre ederek tutan ozon tabakasını geçen görünür ışıktan yararlanabiliyorlardı. Bu ilkel algler, karbondioksiti tüketerek oksijen saldılar, bu da bugünkü atmosferin oluşumuna yol açtı."
    Gördüğün gibi algler sayesinde tüketilen mevcut karbondioksitin oksijen salımıyla atmoesferin yapısı için gerekli maddeler sağlanmış bulunuyordu. Sanırım Miller ve diğerleri algregaları göz ardıetmiş.

    "Oparin dünyanın ilk atmosferinin bugünküyle kökten farklı olduğu sonucuna vardı. Atmosferin karakterinin, oksijen olmadığı için yükseltgen değil indirgen olduğunu öne sürdü. Yaşamın dayandığı organik kimyasalların, güneşten gelen morötesi radyasyonun etkisiyle bu bir atmosfer içerisinde kendiliğinden oluştuğunu savundu. J. B. S. Haldane de Oparin’den bağımsız olarak benzer bir sonuca ulaştı:

    Güneş günümüzde olduğundan belki biraz daha parlaktı ve atmosferde oksijen olmadığından, güneşten gelen kimyasal olarak aktif morötesi ışınlar bugün olduğu gibi büyük ölçüde atmosferin üst katmanlarındaki ozon (oksijenin değişik bir biçimi) ve alt katmanlardaki oksijen tarafından durdurulmuyorlardı. Bu ışınlar deniz ve kara yüzeylerine veya en azından bulutlara kadar ulaştılar. Artık morötesi ışınlar, bir amonyak, karbondioksit ve su karışımına etki ettiğinde, muazzam bir organik madde çeşitliliği üretmektedir ki, buna çeşitli şekerler ve görünüşe bakılırsa proteinlerin yapıtaşları olan bazı maddeler de dahildir."

    "Yaşamın kökenleri, üç buçuk milyar yıl boyunca çok özel koşullar altında bizzat kendi gezegenimiz üzerindeki doğada işleyen süreçlerde bulunabilir. Bu süreç artık yinelenemez, çünkü bu tür organizmaların kaderi onları çabucak yok edecek olan mevcut yaşam formlarına bağlı olacaktır. Yaşam ancak hayatın varolmadığı ve çok az oksijenin bulunduğu bir gezegende ortaya çıkabilirdi, çünkü oksijen, yaşamı oluşturmak için gerekli kimyasallarla birleşerek onları parçalayacaktır. Yaşamın oluşum sürecinde, dünyanın atmosferi esasen metan, amonyak ve su buharından oluşuyordu. Laboratuvarlarda gerçekleştirilen deneyler, su, amonyak, metan ve hidrojen karışımının morötesi radyasyona tâbi tutulduğunda iki basit aminoasiti ve az miktarda daha karmaşık aminoasitleri ürettiğini göstermiştir. 1960’ların sonunda, uzaydaki gaz bulutlarında karmaşık moleküller bulunmuştur. Bu nedenle dünyanın oluşumunun çok erken aşamalarında, yaşamın veya yaşama yakın bir şeylerin ortaya çıkması için gerekli elementlerin aminoasitler biçiminde zaten varolması bile mümkündür. Daha yeni deneyler, tüm yaşamın temeli olan proteinlerin ve nükleik asitlerin başlangıçta varolan “çorba” içinde gerçekleşen normal kimyasal ve fiziksel değişimlerden ortaya çıkmış olabileceğini her türlü şüphenin ötesinde ispat etmiştir."
     
  17. benim söylemek istediğim ilkel atmosferde yani yaşamın ilk oluştuğu atmosferde metan amonyak ve su buharı değilde karbondioksit ve azotun bulunduğudur. bu bilim adamlarını da düşündüren bir konudur.

    kaldıki aminoasitler olusun. yapılan deneylerde aminoasitleri oluştuğu anda izole eden cold trap mekanizması vardı. bu şekilde amino asitler oluştuğu anda ortamdan izole edilitordu. Çünkü aksi takdirde, aminoasitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri, oluşmalarından hemen sonra imha ederdi. ultraviole ışınları , yıldırımlar , çeşitli kimyasallar vs. bulunan ilkel bir atmosferde böyle cold trap benzeri bir mekanizma olamaz...
     
  18. İlk atmosferin nasıl ve nelerden oluştuğunu detaylıca aktardım. Senin aktardığın kısımlar aktarmış olduğum yazıda zaten mevcut. Morötesi ışınlar, aminoasit oluşumu, yıldırımın tesadüfiliğe konu edilişi, çeşitli kimyasal tepkimeler vs vs vs. Sadece Cold-trap mekanızması çözülmüşlğünde açıklanmıyor zaten.

    "Yaşamın kökenini anlamak için, yerkürenin ilk atmosferinin ve çevre koşullarının bileşimini bilmek şarttır. Gezegenin bir toz bulutundan oluştuğu şeklindeki inandırıcı senaryoya bakarsak, bunun bileşenleri esasen hidrojen ve helyum olmalıydı. Günümüzde yerküre, çok miktarda oksijen ve demir gibi daha ağır elementler içermektedir. Aslında atmosfer yaklaşık olarak %80 azot ve %20 oksijenden oluşur. Bunun sebebi, hidrojen ve helyum gibi daha hafif elementlerin, yerçekiminin onları tutmaya yetmemesinden ötürü dünyanın atmosferinden kaçmış olmalarıdır. Jüpiter ve Satürn gibi daha büyük kütleçekime sahip büyük gezegenler, yoğun bir hidrojen ve helyum atmosferini kendi etraflarında tutabilmişlerdir. Daha küçük bir kütleçekime sahip olan bizim küçük Ayımız ise tüm atmosferini yitirmiştir.

    İlk atmosferi oluşturan volkanik gazlar, metan ve amonyağın yanı sıra su da içermeliydi. Atmosferi doyma noktasına getirmeye hizmet eden ve yağmurların oluşmasını sağlayan bu gazların yerkürenin iç kısımlarından çıktığını sanıyoruz. Yerküre yüzeyinin soğumasıyla birlikte göller ve denizler oluşmaya başladı. Bu denizlerin, güneşten gelen morötesi ışınların etkisiyle kimyasal elementlerin sentezlenerek, aminoasitler gibi karmaşık azotlu organik bileşikler ürettiği bir prebiyotik (yaşam öncesi) “çorba” oluşturduğuna inanılıyor. Atmosferin ozon içermeyişi, morötesi ışınların böyle bir etkide bulunmasını mümkün kılmıştı. Oparin-Haldane hipotezinin temelini oluşturan şey budur."

    Ayrıca bunlar sadece Stanley Miller deneyleri çerçevesinde yapılan araştırmalar verileriyle sağlanmıyorda.

    Atmoseferde sadece karbondioksit ve azotun bulunması ve senin bu konuyu sadece bu şekilde bırakmanı, kusura bakma dikkate alamam.
    Gözleme ve deneye dayalı bir tez varsa ortada sun, gerekli yerlerine bende cevap yazayım.

    Birde rica ediyorum, lütfen bi önceki yazıda mevcut olan konuyu böyle çeşitli biçimlerde tekrar tekrar soru haline getirip yanıt bekleme.
     
  19. Sevgili -PRaXiS-

    benim şu ana kadar yazdığım cizdiğim şeylerin hepsi dünyanın oluşumu hakkında yapılan deneylerde gözardı edilen şeylerdir. eyvallahım var hertürlü düşünceye. herkes istediğini düşünür.
    ben canlılığın oluşumu hakkındaki düşüncelerimi yukarıda belirttim.

    böyle devam edersek bu konu bitmez. araştırdığım şeylere göre evrimin daha bir çok çıkmazı var. özellikle ara geçiş muhabbeti. izin verirsen bu konuya geçmek istiyorum. öncelikle yaşam tek bir atadan gelmiş olsaydı bunu en açık biçimde fosil örneklerinde görmrmiz gerekirdi.

    ünlü bir zoologun sözünü aktarayım sana:
    "Doğa bilimciler unutmamalıdırlar ki, evrim süreci sadece fosil kayıtları aracılığıyla açığa çıkar… Sadece paleontoloji (fosil bilimi) evrim konusunda delil oluşturabilir ve evrimin gelişimini ve mekanizmalarını gösterebilir"

    bu düşünceye göre hayvanların 100'e yakın farklı filumu (yani yumuşakçalar, eklembacaklılar, solucanlar, süngerler gibi temel kategorileri) hep tek bir ortak atadan türemiştir.Teoriye göre bu gibi omurgasız canlılar zamanla (ve tesadüfen) omurga kazanarak balıklara, balıklar amfibiyenlere, onlar sürüngenlere, sürüngenlerin bir kısmı kuşlara, bir kısmı ise memelilere dönüşmüştür. bu düşünceye göre oluşan canlılardan sayısız arabirim meydana gelmiş olması gerekiyor. bu da ne anlama geliyor dünyanın dörtbir yanında milyonlarca arabirim kanıtı olan fosil gözlemesi gerekiyor. (örneğin yarı sürüngen yarı kuş...vs.. )

    buyrun size darwin'in sarfettiği sözler:

    Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.

    ama bir türlü bu arageçiş formlarına ait fosillere rastlanmıyordu.
     
  20. Konunun temel sorunundan girmek ve geniş olarak bazı detaylarına değinmek isterim. Ve şunları sunuyorum ;

    "Darwin evrimin ilerleyişini, düzenli adımlarla yürüyen tedrici bir süreç olarak ele aldı. Evrim sabit bir oranda ilerlemişti. Darwin, Linnaeus’un özdeyişine bağlıydı: “Doğa sıçramalar yapmaz.” Bu kavrayış bilim dünyasının her alanına yansıdı, en başta da tedriciliğin havarisi olan Darwin’in çömezi Charles Lyell tarafından jeoloji alanına. Darwin tedriciliğe o denli bağlıydı ki, tüm teorisini onun üzerine inşa etmişti. “Jeolojik kayıtlar son derece eksik” diyordu Darwin, “ve bu olgu, tüm nesli tükenmiş yaşam formları ile yaşayan yaşam formlarını en ince tedrici adımlarla birbirine bağlayan sonsuz çeşitlilikte türler bulamayışımızın nedenini büyük ölçüde açıklayacaktır. Jeolojik kayıtların tabiatına ilişkin bu görüşleri reddeden kimse benim tüm teorimi haklı olarak reddedecektir.” Bu Darvinci tedricilik, köklerini Viktorya dönemi toplumunun felsefi görüşlerinde bulur. Bu “evrim”den, tüm sıçramalar, ani değişimler ve devrimci dönüşümler elenmiştir. Bu anti-diyalektik bakış açısı, günümüze dek bilimin tepesinde sallanıp durdu. “Batı düşüncesinin derinlere kök salmış bir eğilimi, hepimizi, süreklilik ve tedrici değişim arayışına şartlandırır” diyor Gould.

    Ne var ki bu görüşler ateşli bir tartışmaya yol açmıştır. Mevcut fosil kayıtları boşluklarla doludur. Bu kayıtlar uzun vadeli eğilimleri açığa vurur, fakat aynı zamanda oldukça kesik kesiktirler. Darwin, bu kesikliklerin kayıtlardaki boşluklardan kaynaklandığına inanmıştı. Kayıp parçalar bir kez keşfedildiğinde, doğal dünyanın tedrici düzgün bir evrimi açığa çıkmış olacaktı. Acaba öyle mi? Tedricilik yaklaşımına karşı palaeontolog Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould, fosil kayıtlarının düşünüldüğü kadar tamamlanmamış olmadığını öneren ve kesintili denge olarak adlandırılan bir evrim teorisi ortaya attılar. Boşluklar gerçekte olan biteni, yani evrimin, uzun sakin ve tedrici gelişme dönemleriyle kesilen, sıçramalar ve atlamalarla işlediğini yansıtıyor olabilirdi.

    “Evrim” ve “devrim” aynı sürecin iki yanıdır. Tedriciliği reddetmekle Gould ve Eldredge evrime alternatif bir açıklama getirme arayışına girdiler, ve diyalektik materyalizmden etkilendiler. Gould’un “Kesintili denge”ye ilişkin makalesi, tarihin materyalist kavranılışıyla paralellikler sunar. Doğal seleksiyon teorisi, türlerin, yaptıkları şeyi nasıl daha iyi hale getirdiklerini iyi açıklamakla beraber, yeni türlerin oluşumu konusunda yetersiz bir açıklama getirir. Fosil kayıtları, altı büyük kitlesel tükenişi gösteriyor; ilk ikisi, Kambriyen zamanın başında ve sonunda (sırasıyla 600 milyon ve 500 milyon yıl önce), diğerleri de Devonyen (345 milyon yıl önce), Permiyen (225 milyon yıl önce), Triyas (180 milyon yıl önce) ve Kretas (63 milyon yıl önce) zamanların sonunda. Bu olguyu açıklamak için nitel olarak yeni bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

    Yeni bir türün evrimi, bu yeni türün üyelerinin, bir başka türün üyeleriyle değil de birbirleriyle üreyebileceği bir genetik bileşimin evrilmesiyle belirlenir. Yeni türler, soy kütüklerinden dallara ayrılarak ortaya çıkarlar. Yani Darwin’in açıkladığı gibi, bir tür diğer başka bir türden gelir. Hayat ağacı, soy kütüğünde birden çok türün kökeninin bulunabileceğini gösterir. İnsanlar ve şempanzeler farklı türlerdir, fakat nesli tükenmiş bir ortak ataya sahiptirler. Bir türün bir diğer türe dönüşümü, iki istikrarlı tür arasında hızla gerçekleşir. Ama bu dönüşüm, bir ya da iki kuşakta değil, muhtemelen yüzlerce ve binlerce yıl içerisinde gerçekleşir. Gould’un yorumladığı gibi: “Bu süre, bizlerin yaşamları çerçevesinde çok uzun bir süre olarak görünebilir, ama aslında jeolojik açıdan yalnızca bir andır... Eğer türler yüzlerce ya da binlerce yılda ortaya çıkıyor ve ardından da birkaç milyon yıl büyük ölçüde değişmeksizin hayatta kalıyorlarsa, onların ortaya çıkış dönemi, toplam varoluş sürelerinin yüzde birlik küçük bir kısmı kadardır.”

    Bu değişimin anahtarı coğrafi ayrılışta yatar, küçük bir topluluk kendi çevresindeki ana topluluktan ayrı düşer. Alopatrik* olarak adlandırılan bu türleşme biçimi, hızlı bir evrimin gerçekleşmesini mümkün kılar. Ata tür ayrılır ayrılmaz, gruplar arası üreme sona erer. Bütün genetik değişiklikler ayrı ayrı gelişir. Ne var ki, daha küçük olan toplulukta, genetik değişiklikler, atasal gruba kıyasla çok daha hızlı bir şekilde yayılabilir. Buna, değişen iklimsel ve coğrafi etkenlere yanıt olarak doğal seleksiyon neden olabilir. İki topluluk birbirinden uzaklaştıkça, sonunda iki farklı türün oluştuğu bir noktaya gelinir. Nicel değişimler nitel bir dönüşüme yol açmıştır. Gelecekte tekrar karşılaşsalar bile artık birbirlerinden genetik olarak o denli uzaklaşmıştırlar ki, başarılı olarak üreyemezler; doğuracakları döller ya hastalıklı ya da kısır olacaktır. Sonuçta, aynı yaşam yolundaki benzer türler birbirleriyle rekabet etme eğiliminde olacaklar ve bu da neticede bu rekabette daha başarısız olanın neslinin tükenmesine yol açacaktır.

    Artan çeşitlilik ve çoklu geçişler, daha yüksek varlıklara yönelen kararlı ve karşı konulmaz bir ilerlemenin yansıması gibi görünebilir. Ancak fosil kayıtları böyle bir yorumu desteklemez. Organik tasarımın daha yüksek gelişiminde düzenli bir ilerleme yoktur. Bunun yerine, uzun süren değişmezlik ya da çok az değişme dönemleri, bir de bütün sistemi yaratan bir evrimsel patlama olmuştur. Yaşam tarihinin ilk üçte iki ilâ altıda beşlik kısmında, dünyada yalnızca moneralar yaşamıştır, ve “daha düşük” prokaryotlardan “daha yüksek” prokaryotlara giden hiçbir düzenli ilerleme kaydına rastlanmaz. Benzer şekilde, Kambriyen patlama biyosferimizi doldurduğundan bu yana, temel tasarımlara hiçbir ekleme olmamıştır (az sayıda tasarım içindeki –örneğin omurgalılar ve damarlı bitkiler gibi– sınırlı gelişmelerden bahsedebilsek bile)"
     

Bu Sayfayı Paylaş