Edip Cansever

'Forum Meydanı' forumunda babyish tarafından 15 Ağustos 2007 tarihinde açılan konu

  1. Edip CANSEVER 8 Ağustos 1928' de İstanbul' da doğdu. Kumkapı Ortaokulunda başladığı ortaöğrenimini, 1946' da İstanbul Erkek Lisesi' nde tamamladı. Girdiği Yüksek Ticaret Okulu'nu bitirmeden ayrıldı. 1950' de Kapalıçarşı' da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başladı. 1976' dan sonra ise yalnızca şiirle uğraştı.

    İlk şiiri 1 Mart 1944'te "İstanbul" dergisinde yayımlandı. "İstanbul", "Yücel", "Fikirler, "Edebiyat Dünyası" dergilerinde yayımlanan gençlik şiirlerini İkindi Üstü (1947) adlı bir kitapta topladı. Arkadaşlarıyla birlikte, sekiz sayı çıkardıkları "Nokta" dergisi (15 Ocak 1951 -15 Kasım 1951), şiirinin yeni bir evreye giriş dönemine rastlar. İlk kitabından yedi yıl sonra yayımladığı Dirlik Düzenlik' te (1954) kendisine özgü bir şiir evreni kurduğu görüldü. Sürekli yazan, yayımlayan bir şair olarak otuz yıla yakın bir süre ilgileri hep üstünde tuttu, şiirlerinin yanı sıra şiir üzerine yazdıkları, söyledikleriyle de tartışmalara neden oldu. 28 Mayıs 1986' da İstanbul' da öldü.

    1957'de yayımlanan Yerçekimli Karanfil adlı kitabıyla 1958 Yeditepe Şiir Armağını' nı;
    1976' da yayımlanan Ben Ruhi Bey Nasılım adlı kitabıyla 1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü'nü, 1981' de bütün şiirlerini bir araya getiren Yeniden adlı kitabıyla da 1982 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü aldı.,

    Şiirlerinde bireyin arayışlarını, umutsuzluklarını, uyumsuzluğa varan yaşam ilişkilerini yansıtmaya çalıştı. Çevresindeki insanların yaşayışlarını etkileyecek, dünyaya bakışlarını değiştirecek bir şiirin aranışı içinde, kapalı bir imge anlayışına yaslanan, bu yüzden yadırganan, "anlamsız" diye nitelenen yapıtlar verdi.

    Gerçi şiirselliği düşüncenin alaca bölgelerinde ararken kapalı söyleyişlerin sınırında dolaşıyordu, ama kesinlikle anlamsızlıktan yana değildi. Tersine şiirlerinde anlatmaya, hatta öykülemeye büyük yer veriyor, düzyazı olanaklarından, oyunlardan, konuşmalardan bol bol yararlanıyordu. Çağdaş şiir akımlarındaki gelişmelerle birlikte, yazdıklarının büyük oranda aydınlığa çıktığı görülerek bir düşünce şairi olarak nitelendi.




    ŞİİR ÜSTÜNE

    Düşüncenin Şiiri
    Soyut-Somut
    Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire
    Şiir Üstüne Söyleşi Notları


    YAPITLARI

    İkindi Üstü (1947)
    Dirlik- Düzenlik (1954)
    Yerçekimli Karanfil (1957)
    Umutsuzlar Parkı (1958)
    Petrol (1959)
    Nerde Antigone (1961)
    Tragedyalar (1964)
    Çağrılmayan Yakup (1966)
    Kirli Ağustos (1970)
    Sonrası Kalır (1974)
    Ben Ruhi Bey Nasılım? (1976)
    Sevda ile Sevgi (1977)
    Şairin Seyir Defteri (1980)
    Yeniden (1981,toplu şiirler)
    Bezik Oynayan Kadınlar (1982)
    İlkyaz Şikâyetçileri (1984)
    Oteller Kenti (1985)
    Gül Dönüyor Avucumda (1987,ölümünden sonra)

    ÖDÜLLERİ

    1958 Yeditepe Şiir Armağanı
    1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
    1982 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü

    ŞİİRLERİ

    Adsız Bir Çiçek
    Başım Dönüyor İkimizden
    Bu Gemi Ne Zamandır Burda
    Çağrılmayan Yakup
    İçinden Doğru Sevdim Seni
    Masa da Masaymış Ha
    Mendilimde Kan Sesleri
    Sona Kalsa
    Ölü Sirenler
    Uçurum
    Yerçekimli Karanfil
     
  2. ŞİİR ÜSTÜNE
    Şiir Üstüne Söyleşi Notları

    1- Benden veya benim kuşağımdan önce yazılmış şiirleri kendi değerleriyle başbaşa bırakarak araya kesin bir çizgi çizdiğime inanıyorum. Bu çizginin başlangıç noktasına, oluşumuna, bugüne gelişine, kısacası belli bir şiir sürecinin ayrıntılarına değinmek istemiyorum.
    Oteller Kenti, şiirimin vardığı son durak değil elbette. Ne var ki, bundan sonra şunu amaçlıyorum da demiyorum. Çünkü amaçlamak, özel olsun, biçimsel olsun şematizmin şiirde geçerli olduğunu kanıtlamak anlamına gelir ki, bu da şiirin özgül işleyişine ters düşer.


    2- Bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak cabasındayım.


    3- Şiirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır.
    Şu da var: Uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. Nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?


    4- Büyük büyük sorunlara el atmak şiiri küçültebilir kanımca. (Ayrıca büyük sorunlar nedir, küçük sorunlar nedir, bu da başlı başına bir tartışma konusudur.) Örneğin pek yaygın olan Hamlet tipini günümüz aydınıyla karşılaştırdığımızda , Hamlet'in kişiliğinde daha bir büyüklük ya da derinlik bulabileceğimizi hiç sanmıyorum. Şair yetinmesini bilmeli; büyüklüğü, derinliği dilde aramalıdır.


    5- Bütün sanatların şiire, şiirin de sanatlara katkısı vardır elbette. Örneğin Oteller Kenti' nin "Sera Oteli" bölümündeki düzyazısal şiirler dikkatle okunduğunda görülecektir ki, dizelerden daha yoğun bir dizeler bireşimi ön plana geçmektedir. Bu böyleyse, bir düzyazı örtüsü, bir düzyazı dokusu şiiri çerçevelemiyor, bunaltmıyor, onun özgür yapısını kısıtlamıyor demektir.
    Uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok bir "anlatma" söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir önünde sonunda (az ya da çok) bir "anlatma" değilse nedir?
    Ekleyeyim : Sait Faik' in "Hişt Hişt" öyküsünde ne kadar şiir varsa, benim şiirlerimde de o kadar öykü vardır.
    Diyebilirim ki, bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin doğal gereçleridirler.


    6- Dünya yazınında bütün yazın türleri iç içe geçebiliyor. Bizde ise bu tutum yadırganıyor nedense. Bence bu karşılıklı trafiği yadsımak, şiirimizi alışkanlıklardan kurtararak çeşitlendirememekten, onu dünya şiirinin süreci dışında düşünmekten başka hiçbir anlama gelmiyor.


    7- Şiirlerimdeki kişiler satranç taşlarına benzerler. Onlar, düşsel ya da gerçek, bende olup bitenlerin toplamıdırlar olsa olsa.
    Gene de...
    Şair kendi özel kişiliğini şiirinin ardında gizlemesini iyi bilmelidir. Forster, "Yazarın yüzü okuyucunun yüzüne çok yaklaşıyor," der.


    8- Güzellik düşündürücüdür. Bu yüzden de lirizmle hiçbir ilişkim olmadı diyebilirim. "Liriği söyleyen kimse, kendi duygulanışının bilincinden çok, duygu anının bilincindedir," der James Joyce.


    9- Oteller Kenti' nde yalnızca insanlar insanlara yaklaşıp kopmuyor. Onların yedeğinde nesneler de aynı işlemi sürdürüyorlar.
    Üçüncü bölümdeki üç kavas, zaman kavramını ortadan kaldırmakla görevli. Acılarını iyi tanıyan Bayan Sara ise, cin kadehlerinin eşliğinde değişik bir orkestraya katılıyor; "Dişi bir İsa gibi" kendi kendini yaşama ya da ölüme çiviliyor. Doğrusu iyi bilmiyorum, yaşama mı, ölüme mi? Bütün bildiğim bilemediklerimden sızan bir kan gibi kitabı kendi rengine boyuyor.


    10- Köklerinden aldığı suyun yeterliliğini ya da yetersizliğini bir ağaç ne kadar bilebilirse...

    (Broy, Aralık 1985)

    *** Edip Cansever' in şiir anlayışını en güzel yansıttığı ve anlattığı sözler olduğunu düşünmekteyim..
     
  3. ŞİİR ÜSTÜNE
    Şiir Üstüne Söyleşi Notları

    1- Benden veya benim kuşağımdan önce yazılmış şiirleri kendi değerleriyle başbaşa bırakarak araya kesin bir çizgi çizdiğime inanıyorum. Bu çizginin başlangıç noktasına, oluşumuna, bugüne gelişine, kısacası belli bir şiir sürecinin ayrıntılarına değinmek istemiyorum.
    Oteller Kenti, şiirimin vardığı son durak değil elbette. Ne var ki, bundan sonra şunu amaçlıyorum da demiyorum. Çünkü amaçlamak, özel olsun, biçimsel olsun şematizmin şiirde geçerli olduğunu kanıtlamak anlamına gelir ki, bu da şiirin özgül işleyişine ters düşer.


    2- Bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak cabasındayım.


    3- Şiirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır.
    Şu da var: Uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. Nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?


    4- Büyük büyük sorunlara el atmak şiiri küçültebilir kanımca. (Ayrıca büyük sorunlar nedir, küçük sorunlar nedir, bu da başlı başına bir tartışma konusudur.) Örneğin pek yaygın olan Hamlet tipini günümüz aydınıyla karşılaştırdığımızda , Hamlet'in kişiliğinde daha bir büyüklük ya da derinlik bulabileceğimizi hiç sanmıyorum. Şair yetinmesini bilmeli; büyüklüğü, derinliği dilde aramalıdır.


    5- Bütün sanatların şiire, şiirin de sanatlara katkısı vardır elbette. Örneğin Oteller Kenti' nin "Sera Oteli" bölümündeki düzyazısal şiirler dikkatle okunduğunda görülecektir ki, dizelerden daha yoğun bir dizeler bireşimi ön plana geçmektedir. Bu böyleyse, bir düzyazı örtüsü, bir düzyazı dokusu şiiri çerçevelemiyor, bunaltmıyor, onun özgür yapısını kısıtlamıyor demektir.
    Uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok bir "anlatma" söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir önünde sonunda (az ya da çok) bir "anlatma" değilse nedir?
    Ekleyeyim : Sait Faik' in "Hişt Hişt" öyküsünde ne kadar şiir varsa, benim şiirlerimde de o kadar öykü vardır.
    Diyebilirim ki, bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin doğal gereçleridirler.


    6- Dünya yazınında bütün yazın türleri iç içe geçebiliyor. Bizde ise bu tutum yadırganıyor nedense. Bence bu karşılıklı trafiği yadsımak, şiirimizi alışkanlıklardan kurtararak çeşitlendirememekten, onu dünya şiirinin süreci dışında düşünmekten başka hiçbir anlama gelmiyor.


    7- Şiirlerimdeki kişiler satranç taşlarına benzerler. Onlar, düşsel ya da gerçek, bende olup bitenlerin toplamıdırlar olsa olsa.
    Gene de...
    Şair kendi özel kişiliğini şiirinin ardında gizlemesini iyi bilmelidir. Forster, "Yazarın yüzü okuyucunun yüzüne çok yaklaşıyor," der.


    8- Güzellik düşündürücüdür. Bu yüzden de lirizmle hiçbir ilişkim olmadı diyebilirim. "Liriği söyleyen kimse, kendi duygulanışının bilincinden çok, duygu anının bilincindedir," der James Joyce.


    9- Oteller Kenti' nde yalnızca insanlar insanlara yaklaşıp kopmuyor. Onların yedeğinde nesneler de aynı işlemi sürdürüyorlar.
    Üçüncü bölümdeki üç kavas, zaman kavramını ortadan kaldırmakla görevli. Acılarını iyi tanıyan Bayan Sara ise, cin kadehlerinin eşliğinde değişik bir orkestraya katılıyor; "Dişi bir İsa gibi" kendi kendini yaşama ya da ölüme çiviliyor. Doğrusu iyi bilmiyorum, yaşama mı, ölüme mi? Bütün bildiğim bilemediklerimden sızan bir kan gibi kitabı kendi rengine boyuyor.


    10- Köklerinden aldığı suyun yeterliliğini ya da yetersizliğini bir ağaç ne kadar bilebilirse...

    (Broy, Aralık 1985)

    *** Edip Cansever' in şiir anlayışını en güzel yansıttığı ve anlattığı sözler olduğunu düşünmekteyim..
     
  4. YERÇEKİMLİ KARANFİL

    Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
    Oysaki seninle güzel olmak var
    Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
    Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
    Midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor

    Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
    Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
    O başkası yok mu? Bir yanindakine veriyor
    Derken karanfil elden ele

    Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
    Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
    Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
    Birleşiyoruz sessizce.



    HOROZLA MERDİVEN

    Yukarısı yukarda, aşağısı aşağıda biraz
    Horozla merdiven ortada
    Canım horoz! merdivende renkleniyor
    Çocuğu çocukluyor bu düdüğün kırmızısı
    Annemi çağırıyor on kulaçlık bir iplik
    Başımı iğiyorum su kovasına
    Ne kadar balık düşünüyorsam o kadar balık.



    İNFİLAK

    Ben gidince hüzünler bırakırım
    Bu senin yaşadığındır
    Bir ev sıkılır kadınlardaki
    Bir adam sıkılır kadınlardaki
    Seni sevmek bu kadarmı
    O benim yaşadığımdır.

    Bazan da bir yerde kuşlar vardır
    Ne uçmak, ne görünmek için
    Bir karanfil pencereyi deler
    Bir kapı kendiliğinden kapanır
    İstesek sevişirdik, ama olmadı
    Biz değil yaşayan acılardır.

    Gitsem de her yerde biraz vardır
    Hatırda zamansız bir plak
    Bir otel kapısı, biraz istasyon
    Vardır o seninle birlikte olmak
    Buluşur çok uzaktan ellerimiz
    Ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak.



    UÇURUM

    Bir ağaç sürüsünün üstünden
    Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden
    Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş
    Votka bardağımın içine
    Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.

    Kesiyorum durduğumuz yeri ortasından
    Ey görünüş! seni bir yerinden hiç anlamıyorum
    Dibimde değil ayaklarımın, damarlarında
    Derinliğini orda tutan, orda harcayan
    Uçsuz bucaksız bir uçurum.

    Zamanla değil, bir yerde
    Benim olmayan bir şeyle yaşlanıyorum
    Geçiyorum ilk şeklimi tüketerekten
    Ağır ağır yanan bir tuğla harmanını
    Billurdan sarkaçlarıyla.

    Kalbim, serseriliğim benim..
     
  5. Bilmez Miyim Hiç...

    Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona
    Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar
    Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok
    Kıyılar da bomboş, kır yolları da
    Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum
    Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca
    Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler
    Yol kenarında bir kapı, tahta
    Peki, kim yitirmiş evini, ya da
    Hangi yitikle yok olmuş o yapı
    Kimbilir
    Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya
    Bir taşın üstüne oturuyorum
    Ben oturur oturmaz
    Çıkıyor kuytularından bütün görünümler
    Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa
    Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan
    Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi
    Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara
    Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi
    Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanık, diri
    Ve işin tuhafı bense
    Alışıyorum gittikçe
    Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma
    Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden
    Ve bu yüzden mi bilmem
    Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum
    Sürüyle kus havalanıyor defnelerin içinden
    Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden
    Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri
    Dağılıp gitmişler herbiri bir yana
    Kuşlar gibi, onlar da
    Benimse ne gidecegim bir yer
    Ne de özlediğim bir şey var
    Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona
    Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa
    Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük
    Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.

    Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki
    Dalıp gidiyorum, düsünüyorum da, saat on iki
    Bir sigara yakıyorum, bir kağıda bir iki dize yazıyorum
    Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha
    Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da
    Yani tam böyle birşeye benziyor zaman
    Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan
    Çıkageliyor sonra, saat on iki.

    Anlıyorum
    Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
    Yalnızca bunun için uzun
    Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
    Örneğin
    Bir sevgiyi yontup onarmak için
    Döğüşmek de sevgidir
    Ve benim bildiğim kadarıyla
    Her şeydir bir insan, her şeydir
    Yalandır kısalığı yaşamın
    Ve özellikle insan dediğimiz şey
    İnançli bir insan soyunun parçasıysa.

    Sonunda başbasa kalıyoruz gene
    Başbaşa kalıyoruz doğayla ben
    İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden
    On temmuz cumartesi
    Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
    Ve yağmur hızlanıyor biraz
    Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak
    Tam öyle yapıyorum
    Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum.
     
  6. Bütün şiirleri iki kitapta toplanmıştır, '' Sonrası Kalır 1 '' ve '' Sonrası Kalır 2 '' olarak. Ben henüz 1. kitabına yeni başlamış bulunmaktayım ve diline alışmakta zorlanıyorum ne yalan söyleyeyim. Sitenin adını aldığı '' Ben Ruhi Bey Nasılım ? '' eserinide pek bir severim, metini duyup okumuştum sizlerede tavsiye ederim.


    Ben Ruhi Bey Nasılım / Edip Cansever


    I

    Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
    Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
    Büyük bahçelerin küçük içinde
    Saksılardan birinde
    Gördüm de
    Uyurken uyandırılmış gibi
    Beni bir sardunya büyüttü belki.

    O ben ki
    Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
    Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
    Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

    Ne peki
    Yere dökülen bir un sessizliği mi
    Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
    İşini bitirmiş bir org tamircisinin
    Tuşlardan birine dokunacakkenki
    Dikkati ve tedirginliği mi.

    Bekler mi beni
    Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
    Bir sürü yaz gününün içinde
    Acaba bekler mi beni
    Uykularım, o sonsuz uykularım
    Yanmış bir limonluktaki
    - Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
    Sesini hiç eksiltmeyen -
    Ama bilmez miyim ben
    Bilmez miyim hiç
    Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
    Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
    Turfanda meyva gibi bir zaman
    Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
    Geçerek erguvanların dönemecinden
    Leylakların dörtyol ağzından
    Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
    Acının dudaklarına ve geçmişin
    Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
    Ama ne gezer.

    Korkmuyorum artık solmaktan
    Solmaktan ve solgunluktan
    Gelmişim nerelerden böyle
    Kurumuş bir dere yatağı gibi
    Ya da pek kurumamış da
    Baygın, hasta ya da cançekişen
    Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
    Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
    Yorgun düşerek taşımaktan
    Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
    Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

    Koylardan
    Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
    Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
    Ayırmasam kendimi
    Diyorum ayırmasam
    Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
    İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
    Cepleri yüreği cepleri
    Ayırmasam da ben
    Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
    Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
    Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
    Bu kımıltısız gövde
    Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
    Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
    Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
    O müthiş öğle sıcağında
    Pencerenin önünde örgü ören birinin
    - Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
    Görülmediği gibi
    Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
    Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.


    Kısa bir alıntıdır, devamıda bulunmaktadır, merak edilip okunulursa sevilecektir şüphem yok.. hikaye tadındadır
     
  7. edip cansever; her şiirini aynı tatla okuduğum bana göre Türkiyenin en büyük şairlerindendir.. sonrası kalır 2yi bitirdim ama tekrar başladım okumaya..(edip cansever okuyupta, bittiğinde kitabı öyle kaldıramazsınız rafa..hep yanımda taşıdığım ender kitaplardan.. Gülümseme) sonrası kalır 1i hiç bi yerde bulamadığım için okumak nasip olmadı..umarım bi gün bulurum ve okurum..

    hayır hiç yadırgamıyorum
    hayır hiç yadırgamıyorum
    niye yadırgayacakmışım hem
    sen bana inanırsın temmuzun ortalarıydı
    aldanacak bir şey yoktu, olmadı
    gel demek neyse, su içmek neyse
    geldimse, bir bardak suyu içtimse
    hepsi de aynı şeydi aşağı yukarı.

    ilk duydum, bir daha duymadım yağmurlar yağmadığını
    sonradan çizik çizik oldu neye baktımsa
    sevda
    bir işe benziyordu tahta tezgahta
    kirpikleri anımsatan, çocukların çizdiği güneşleri anımsatan
    en çok da ellerin üstündeki kılcal damarları
    sözgelimi yontardım, eğip bükerdim bir geceyarısını
    ben öyle olağan şeyleri pek sevmem
    içkisiz günlerimizi anımsa
    bindiğimiz hangi kalyondu ve anlatsana
    baş yanı bir köpekbalığının dişlerinden
    arkası bir mırıldanma
    bakkal çırağına benzer bir şeydi yokuş aşağı inen
    içinde yağ paketleri, peynir
    maydanozlar görünen
    elinde bir sepetle oydu
    ve işin en önemli tarafı
    sana söylenecek her şey söylenmiş olurdu

    boşuna mıydı yoksa nedensiz gülmelerim
    bir yandan yüreğim daraldıkça
    tam dediğim gibi
    bir daha karşılaşmamak
    bize özgü bir çoğulluktu.

    şimdi bu akşamüstlerini niye sevmiyorum
    ne bileyim ben neden
    üstelik bir sap menekşe iliştirmiş ağzına
    gidip geliyor durmadan
    sabahla akşam arasında
    deniz ötemde
    deniz içimde
    hayır hiç yadırgamıyorum yokluğunu
    sarılıp gövdesine sımsıkı
    bir kadın kendini doğurabilir isterse..
     
  8. edip cansever; her şiirini aynı tatla okuduğum bana göre Türkiyenin en büyük şairlerindendir.. sonrası kalır 2yi bitirdim ama tekrar başladım okumaya..(edip cansever okuyupta, bittiğinde kitabı öyle kaldıramazsınız rafa..hep yanımda taşıdığım ender kitaplardan.. Gülümseme) sonrası kalır 1i hiç bi yerde bulamadığım için okumak nasip olmadı..umarım bi gün bulurum ve okurum..

    hayır hiç yadırgamıyorum
    hayır hiç yadırgamıyorum
    niye yadırgayacakmışım hem
    sen bana inanırsın temmuzun ortalarıydı
    aldanacak bir şey yoktu, olmadı
    gel demek neyse, su içmek neyse
    geldimse, bir bardak suyu içtimse
    hepsi de aynı şeydi aşağı yukarı.

    ilk duydum, bir daha duymadım yağmurlar yağmadığını
    sonradan çizik çizik oldu neye baktımsa
    sevda
    bir işe benziyordu tahta tezgahta
    kirpikleri anımsatan, çocukların çizdiği güneşleri anımsatan
    en çok da ellerin üstündeki kılcal damarları
    sözgelimi yontardım, eğip bükerdim bir geceyarısını
    ben öyle olağan şeyleri pek sevmem
    içkisiz günlerimizi anımsa
    bindiğimiz hangi kalyondu ve anlatsana
    baş yanı bir köpekbalığının dişlerinden
    arkası bir mırıldanma
    bakkal çırağına benzer bir şeydi yokuş aşağı inen
    içinde yağ paketleri, peynir
    maydanozlar görünen
    elinde bir sepetle oydu
    ve işin en önemli tarafı
    sana söylenecek her şey söylenmiş olurdu

    boşuna mıydı yoksa nedensiz gülmelerim
    bir yandan yüreğim daraldıkça
    tam dediğim gibi
    bir daha karşılaşmamak
    bize özgü bir çoğulluktu.

    şimdi bu akşamüstlerini niye sevmiyorum
    ne bileyim ben neden
    üstelik bir sap menekşe iliştirmiş ağzına
    gidip geliyor durmadan
    sabahla akşam arasında
    deniz ötemde
    deniz içimde
    hayır hiç yadırgamıyorum yokluğunu
    sarılıp gövdesine sımsıkı
    bir kadın kendini doğurabilir isterse..
     
  9. Bir Plak Gibi Dönüyor Gökte Mavilik

    Bir plak gibi dönüyor gökte mavilik
    Sesi aşağıda, çok aşağıda
    Üstünde bir duvarın. Duvarsa
    Dondurma yiyen bir çocuğun eli sanki
    Taşmış akıyor
    Öpüyor toprağı kanatan nar çiçeklerini.

    Öpülüyorum bembeyaz çimlerinde yalnızlığımın
    Sonsuzluk yarın.


    Aşkın Radyoaktivitesi

    Aşkı duydum mu bir başıma kalıyorum
    Kasıklarımı ovuyorum bir güzel
    En küçükleri var ya ayak parmaklarımın
    İlk peşin onları görüyorum.

    Bir çelik mavisi damar tam da çenemin üstünde
    Çoğu zaman gün ışığında seçtiğim
    Tıp tıp atıyor yüzümün kenarcığında
    Saçlarım kapkalın geliyor elime.

    Gündüzün, ama tam gündüzün oluyor bu iş
    Kirlerim, pis kokularım bellıyken iyice
    Soluyup dururken, birşeyler geçirirken aklımdan
    Uzanıp kalıyorum ta pencerenin dibinde.

    Yukarıyı düşünüyorum, bir aşağı katta oluşumdan
    Dört duvar, bir buz dolabı, naylona benzer bir gök
    Bütün o zehir gibiliği soğumus seylerin
    Anlıyorum bir aşk akımıdır dolanıyor üstümde.

    Durmadan aşklanıyorum ama hep böyle
    Karanfiller gibi taze omzum, dizlerim, ayaklarım
    Toplanıp gidiyor derken o deli fişek şey
    Gün gibi parlıyor tırnaklarım.
     
  10. Sevişen

    Seni seviyorsam bununla her yerin
    Öyle iç çekişlerin gibi bir değil iki
    Nasıl yaşamaya başlar daha çok
    Buluşan iki mısra gibi.Bir şiirin
    Kokusuz, tatsız çocuk adları gibi

    Bir kuş da gözlerine uygulanmış sesiyle
    Öter durur kıyısız boş saatleri
    Ben niye titriyorum´la birlikte
    Sonsuzluk alanıdır yüreğin.

    Bir anlık gecesinde bir günlük mevsimlerin
    Bildik mi yaşamayı ikimizce
    Biz getirdik demektir anlamayı evrene
    Sevişmek alanıdır yüreğin.

    Edip Cansever
     
  11. Su

    Bir gün, bir uzun gün hep denize baktık
    Miller ve ağırlıklar bitti
    Gelip geçmeler bitti, gemilerin
    Beyaz ve kocaman gövdeleri
    Gözün kahverengi suyuna geldik.

    Palamutlar yaktık, çalılar her zamanki gibi
    Süsledi bizi bu ufak değişiklik
    Çok ağır bir şeydi gün dörtgenleri üstümüze düşen
    Aydınlıktan kopan aydınlıktan kesilen
    Ağır mı ağır
    Kaldık ne kadar kaldıksa böyle
    Sonra gün diye bildiğimiz ne varsa akıtıldı
    Duvarlar, sarmaşıklar, evler akıtıldı
    Güneşler, hızarlar, kıymıktaneleri
    Vinç sesleri, çekiç sesleri bir bir.

    Sokağın bitiminde dönüp arkama baktım
    Her şey nasıldı diye
    Sundurma hazin
    Çarşı kararsız
    Düzlerde yarlarda tepelerde
    Kurtlar, tavşanlar, yılanlar erimekte
    Herkes dünyayı bir yanından onarıyor sanki
    Meltem belli belirsiz bir şeyleri kıpırdatıyor
    Gözümü kapatıp baktığımda
    Sudur gün.

    Ah sudur, ne yandan baksam sudur
    Suyun imgesi sudur
    Trenlerin kalktığı her yerde
    Bavullar sudur
    Bir gün Erzurum çalkantısı
    Öbür gün bir Konya pası
    Manisadan görünen İstanbul kıyıları
    Çantası açık duran bir kadının anısı ve
    Dudak boyası
    Ardahanlı bir kartal
    Kızılcahamamlı bir pirinç
    Tülbentler, yazmalar, krepler
    Hep sudur
    Askerin son defa memleketine baktığı
    Yüzünü çevirince bir bardak gibi düşüp kırılan memleket
    Ve gemilerin ağır ağır limanlardan çıktığı
    Ah sudur.

    Bir gün, bir uzun gün bir aynanın önündeyim
    Kirpikler ve saçlar bitti
    Gövdem duvara sürte sürte inceltilmiş bir nesne gibi
    Dalgın ve uzun
    Uzun ve sisli
    Ben ki gövdemle tattım gövdemi, iyi bilirim
    Bir hurma, bir başdönmesi
    Kokusu başdönmesinin
    Güzel kaplar aldım bu yüzden, ne kadar güzel kap varsa aldım
    Bilmek için suyumu
    Ve hazırlıklı değildim ve bildim
    Ben suyun bir dakika durduğu
    Durunca boğulduğu bir yerdeyim.

    Bir kilimi yere sermek kadar güzel ne var
    Sonra püsküllerini düzeltmek kadar
    Ya sofraya dilim dilim kesilmiş bir domatesi koymaktı görkem
    Kamyon sürmek yükünü bilmeden
    Ve ikimiz bir akşamüstü sırasında
    Ve akşamüstünün Anadoluya giden bir otobüs gibi kalkması sırasında
    Dağlarda, tarlalarda, köprü altlarında
    Sazların, taşların yosunların arasından geçerek
    Bir akik gibi yansıyaraktan hem de
    Kırmızı bir karpuzun doğum sancısına
    Su akar ben akarım
    Ben akarım su akar
    Vakit yok bakışmaya

    Günlerden suya.
    Edip Cansever
     
  12. Ben Ruhi Bey Nasılım

    I

    Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
    Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
    Büyük bahçelerin küçük içinde
    Saksılardan birinde
    Gördüm de
    Uyurken uyandırılmış gibi
    Beni bir sardunya büyüttü belki.

    O ben ki
    Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
    Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
    Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

    Ne peki
    Yere dökülen bir un sessizliği mi
    Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
    İşini bitirmiş bir org tamircisinin
    Tuşlardan birine dokunacakkenki
    Dikkati ve tedirginliği mi.

    Bekler mi beni
    Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
    Bir sürü yaz gününün içinde
    Acaba bekler mi beni
    Uykularım, o sonsuz uykularım
    Yanmış bir limonluktaki
    - Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
    Sesini hiç eksiltmeyen -
    Ama bilmez miyim ben
    Bilmez miyim hiç
    Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
    Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
    Turfanda meyva gibi bir zaman
    Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
    Geçerek erguvanların dönemecinden
    Leylakların dörtyol ağzından
    Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
    Acının dudaklarına ve geçmişin
    Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
    Ama ne gezer.

    Korkmuyorum artık solmaktan
    Solmaktan ve solgunluktan
    Gelmişim nerelerden böyle
    Kurumuş bir dere yatağı gibi
    Ya da pek kurumamış da
    Baygın, hasta ya da cançekişen
    Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
    Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
    Yorgun düşerek taşımaktan
    Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
    Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

    Koylardan
    Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
    Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
    Ayırmasam kendimi
    Diyorum ayırmasam
    Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
    İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
    Cepleri yüreği cepleri
    Ayırmasam da ben
    Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
    Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
    Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
    Bu kımıltısız gövde
    Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
    Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
    Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
    O müthiş öğle sıcağında
    Pencerenin önünde örgü ören birinin
    - Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
    Görülmediği gibi
    Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
    Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.


    II

    Ve her şey hızla yetişti sonra
    Sarı bir günün kahverengi yarınına.

    Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
    Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
    Ağaç da çürümüş zaten
    Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
    Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
    Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
    -Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-
    Yoklamışlar orasından burasından
    Kim bilir.

    Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
    Önemsiz bir iki anıdanbaşka
    Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
    Sorarım ne bulmuşlar
    Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
    Anılar.

    Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
    Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
    Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
    Bir şeyler olmalıydı. Ve sanki
    Yıllar var ki saklamışım orda ben

    Saklamışım anlaşılan
    Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
    Dışa vurmak istemediği
    Ya da pek gereksinmediği
    O iniltiyi andıran
    Duyurulmayan her şeyi.


    III

    Ve her şey dönüştü işte
    Kahverengi bir çarşambadan
    Sapsarı bir cumartesiye.

    Ansızın bir rüzgar çıktı demin
    Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
    Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
    Yakıyor gözkapaklarımı da
    Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
    Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

    (Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
    1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
    2 - Süt emer gibi bir memeden
    Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
    3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

    (Ansak mı anmasak mı
    Yeri mi şimdi değil mi
    Bir tren yolculuğunda ve her yerde
    Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
    Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi
    Saatler iyi
    Adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi
    Ve bütün yolcuların dalgın
    Koparıp koparıp bir şeyler yediklerini
    Görünüşte kararsız
    Görünüşte üzgün, endişeli
    Görsek mi acaba, görmesek mi
    Açıp da kapalı gözlerini arada
    Şöyle bir görünümü tek bir solukta
    Yalandan, inatla içine çekenleri
    Ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken
    Belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini
    Bir tilki çevikliğiyle, acele
    Katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği
    Bilmem ki, görmesek mi
    Durunca tren bir istasyonda
    Dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda
    Dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp
    Bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi
    Uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla
    Tutarak parmaklarıyla yalancı
    Ve ucuzundan bir kolyeyi
    Acaba görmesek mi
    Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi.

    Ansak mı anmasak mı acaba
    Yeri mi şimdi, değil mi
    Sırasını bekleyen bir kadının, hasta
    Gereğinden fazla abartılmış yüzünü
    Besbelli iğrenirdiniz
    Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
    Bir duvar saatine ya da kapıya
    Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
    Kısaca
    Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
    Gördünüz, görüverdiniz bir daha
    Sıyrılmış acılardan ansızın
    Sevecen, durgun, sade
    O yüzü
    Belki de, orda, acele
    Karar verdiniz
    Bir anneniz olsun isterdiniz böyle
    Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
    Her neyse...

    Söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de
    Ben uzun yolları hiç sevmem
    Doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar
    Ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)


    IV

    Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar
    Denize bırakılmış çöpler gibi
    Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
    Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.

    Bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi
    Bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında
    İçinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı
    Çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde
    Ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen
    Kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla
    Yağmurlu bir sundurmaya
    Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
    Pencerelerde ve her yanda.

    Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
    Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
    Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

    (Nerdeyim
    Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
    Para bozduranların az çok bildiği
    Adres soranların gene bildiği
    Bir sokakta bir aşağı bir yukarı
    Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
    Amansız bir güceniğim.)

    Geri getiriyor bunları rüzgar
    Geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da
    İniltili, hasta bir konağı da
    Çatısında baykuşların tünediği
    Birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda
    Ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp
    Suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği
    Bir konağı ve konağın olanca görkemini
    Geri getiriyor rüzgar.

    (Konaksa yandı çoktan
    Tertemiz bir asfalt ezip geçti onu
    İyi biliyorum tertemiz bir asfalt
    Ezip geçti onu
    Kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.)

    Ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı
    Caddeler, işhanları kahveler ayarlandı
    Meyhaneler, genelevler
    Pasajlar, dar sokaklar, geçitler
    Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey
    Ve bütün ilişkiler
    Birden yerini aldı.

    Ve her şey yetişti gene
    Sarı bir çarşambadan
    Kahverengi bir cumartesiye.


    V

    Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey
    Nasılım
    Bir yaz ikindisinden çıktım geldim
    Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
    Kapıyı iyice kapadım
    - Kapadım mı, evet, kapadım -
    Çitlenbik ağacının altından geçtim
    Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
    Dişlerimle sıyırdım
    Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
    Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
    Azıcık gülümsedim
    Ve dünya bana gülümsedi
    Çakılların üstünden yürüdüm
    Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
    Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
    İyice duydum
    Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
    - Çok yüksekti. Deniz dibi renginde ve demirdendi. Üstünde aslan başı
    kabartmalar vardı. İki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi.
    Dışardan çam ğaçları görünürdü. Bir kırbaç gibi görünürdü. Ve
    ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi
    pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu -
    On sekiz on beş trenine yetiştim
    Geniş kadife koltuğa oturdum
    Puromu yaktım - iki kibrit harcadım -
    Akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu
    Haydarpaşa'ya kadar bulmaca çözdüm
    İskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı
    Bakışından tedirgin oldum
    Giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı
    Vapurla Karaköy'e geçtim
    Tokatlı'ya uğradım
    Köprüden aldığım Fransız dergilerini karıştırdım
    Kirazla bir kadeh rakı içtim
    Çıkarken boy aynasında kendime baktım
    Oldukça yakışıklıydım
    Gömleğim temizdi, beyaz ceketim
    Tertemizdi ve ayakkabılarım
    Pantolonum ütülü
    Yelek cebimde ince altın bir zincir
    Sarı ve ince bıyıklarım
    Tam Ruhi Bey bıyığıydı
    Ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı
    - Zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı -
    Boynumda menekşe rengi bir papyon
    Hafifçe sarkık
    Dudağımda bitti bitecek bir sigara
    Kenarında dudağımın
    Dışarı çıktım.
    Tünele bindim, Asmalımescit'teki Viyana lokantasına geldim.
    Avusturyalı karı koca beni karşıladılar
    İkisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni
    karşıladılar
    Benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı. Beyaz Ruslardandılar, gözleri
    necef taşı gibi sert ve parlaktı
    Tezgahta bir Leh Yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla
    çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı.
    Soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler
    Üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler
    Çıkarken bolca bahşiş bıraktım.
    Markiz'e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim
    Düzeltip arada bir bıyıklarımı
    Uçları hafifçe ıslak
    Bir ara pencere camında kendime baktım
    Baktım ki, ben Ruhi Bey
    Nasıl olan Ruhi Bey
    Daha nasılım.

    Oradan Galatasaray'a kadar yürüdüm
    Bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak
    Gezindi ortalıkta bir süre
    Ve durdum
    Durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp
    Bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar Nasılım.


    VI

    Nasıl olacaksınız Ruhi Bey
    Bugün de erkencisiniz Ruhi Bey
    Şarapla bira mı içiyorsunuz Ruhi Bey
    Böyle sabah sabah Ruhi Bey
    Akşam akşam Ruhi Bey
    Akşam sabah Ruhi Bey
    Cıgara alır mıydınız Ruhi Bey
    Yakalım Ruhi Bey, yakalım
    Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey
    Benim de ayakkabılarım su alıyor Ruhi Bey
    Ne olur ne olmaz
    Önümüz kış Ruhi Bey
    Ee, daha nasılsınız Ruhi Bey
    - İyiyim, iyiyim.

    (Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim
    Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu
    Pembe pembe azarlanırım
    O ölür ben azarlanırım
    Kocaman bir konakta uzarım kısalırım
    Ellerim tırnaklarım
    Yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe
    Ve sıcak
    Gözlerim, gözlerim benim
    Denizi ilk defa gören bir çocuğun
    Birdenbire yaşlanması neyse.)

    Sizinle görüşelim Ruhi Bey
    Vaktim yok, vaktim yok
    Ruhi Bey, görüşelim
    Vaktim yok görüşmeye kimseyle
    Ruhi Bey
    Kendimle bile, kendimle bile.
    (Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
    Ama hiç kimse.)


    Edip Cansever
     
  13. İçinden Doğru Sevdim Seni

    İçinden doğru sevdim seni
    Bakışlarından doğru sevdim de
    Ağzındaki ıslaklığın buğusundan
    Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de
    Beni sevdiğin gibi sevdim seni
    Kar bırakılmış karanlığından.

    Yerleştir bu sevdayı her yerine
    Yüzünde ter olan su damlacıklarının
    Kaynağına yerleştir
    Her zaman saklamadığın, acısızlığın son durağına
    Gül taşıyan cocuğuna yerleştir
    Ve omuzlarına daracık omuzlarına
    Üşümüş gibisin de sanki azıcık öne taşırdığın
    Tam oraya işte, uçsuz bucaksız bir düzlükten
    Bir papatya tarlasıyla ayrılmış göğüslerine yerleştir
    Ve esmerliğine bir de, eski bir yangının izlerinin renginde
    Saçlarının yana düşüşüne, onları bölen ikiliğe
    Alnından başlayan ve ayak bileklerinde duran
    Yani senin olmayan, seni bir boşluk gibi saran hüzne Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun
    Kar taneleri gibi uçuşan
    Ve her gün biraz daha hafifleyen semtlerine
    Yerleştir bu sevdayı her yerine.

    Ekledim ben tattığım her şeyi denizlere
    Bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden
    Sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen
    Sevdayı
    Ve köpüklendir
    Ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın
    Ama dur, her deniz yaşlıdır zaten
    Öğrenmez ama öğretir mutluluğu
    Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi
    Biraz da herkes içindir. Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli
    Var eden kendini birincisinden
    Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren.

    Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen
    Tanımadığın bir ülke gibi
    İçinde yaşamadığın bir zaman gibi
    Tam kendisi gibi mutluluğun
    Beni bekliyorsun
    Ve onu bekliyorsun beni beklerken.


    Edip Cansever
     
  14. BİTTİ O SEVDA..

    Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların
    Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti
    İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz şey
    Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği
    Kaybetti kumarda gözlerim
    Kaybetti kumarda gözleri.

    Bir koru rüzgârlandı göğüs boşluğumuzda sanki
    Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden
    Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine
    Yani her soluk alıp verişimizde bizim
    Bir mekik gibi kalbin
    Bir mekik gibi kalbim
    İşleyip durdu bu yitikliği yeniden.

    Ne kaldı
    Farkında mısın bilmem
    Gündüzler..
    Gündüzler biraz azaldı.
     
  15. Edip Cansever, şiirlerini bir solukta okudugum nadir şairlerden biri...içten duygusu tüm şiirlerinden okuyucuya yansıyor...
     
  16. yerçekimli karanfil en sevdiğim eseridir şairin..

    Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
    Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
    Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
    Birleşiyoruz sessizce.
     
  17. ___İçinden Doğru Sevdim Seni___
    İçinden doğru sevdim seni..
    Bakışlarından doğru sevdim de,
    Ağzındaki ıslaklığın buğusundan.
    Sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de..
    Beni sevdiğin gibi sevdim seni,
    Kar bırakılmış karanlığından..

    Yerleştir bu sevdayı her yerine.
    Yüzünde ter olan su damlacıklarının.
    Kaynağına yerleştir..
    Her zaman saklamadığın, acısızlığın son durağına.
    Gül taşıyan çocuğuna yerleştir..
    Ve omuzlarına, daracık omuzlarına.
    Üşümüş gibisin de sanki azıcık öne taşırdığın..
    ..........
    ..........
    ___Edip Cansever___
     
  18. Hiçbir zaman okumaktan bıkmayacağım yazarların başında gelir Edip Cansever..
    Sonrası Kalır favorim..
     
  19. Ben Ruhi Bey Nasılım ile vazgeçilmezim olan şair.
     

Bu Sayfayı Paylaş