Şiddetin Psikolojisi Ve Terörizmin Sosyolojisi

'Forum Meydanı' forumunda cesareborgia tarafından 4 Eylül 2007 tarihinde açılan konu

  1. Bu topiği açarken moderatör arkadaşlardan silmemesini rica ediyorum.
    Takdir edersiniz ki "seks ve şiddet" adlı başlık seks içerisinde şiddetten bahsediyor.Burada ise şiddetin psikolojik kökenlerine inmeyi amaçladım.

    Aşağıdaki alıntı Eric Fromm un "Sevginin ve Şiddetin Kaynağı" eserinden derlenmiştir.

    ---

    Şiddetin Psikolojisi

    İnsan niçin şiddete başvurur? insanı, tanımadığı insanları bile acımasızca öldürmeye iten etkenler neler olabilir?
    Tüm siyasal düşünce tarihi, aynı zamanda, iki düşünür kesimi arasındaki bir karşıtlığın tarihidir: insanların doğuştan "kötü" olduklarına inananlarla, insanların "iyi" ya da "kötü" olmalarının koşullara bağlı olduğuna inananlar arasındaki bir karşıtlıktır bu. Ama insanların doğuştan özellikleri ne olursa olsun; içinde bulundukları koşulların, "kötü" davranışların ortaya çıkıp çıkmamasında etkili olduğu da bir gerçektir.
    Erich Fromm, ruhsal kaynaklarını araştırırken, bizi ilgilendiren şiddet türlerini üçe ayırarak inceliyor: Tepkisel şiddet, ödünleyici şiddet ve "kana susamıştık."
    1. "Tepkisel şiddet", insanın -kendisinin ya da başkasının- "yaşamını, özgürlüğünü, onurunu ve malını korumak" için başvurduğu bir şiddet türü. Tehdit edilme duygusundan, yani "korku"dan kaynaklanıyor.
    Tepkisel şiddetin de kendi içinde dört ayrı türü var.
    İnsanların -gerçek ya da görüntüde- bir "saldırı" karşısında bulundukları izlenimini almaları, onları "korunma amaçlı şiddet"e itebiliyor. Çağdaş savaşların çoğunda da, "savaş" halkın gözünde bu gerçek ile "yasallık" kazanıyor.
    Tepkisel şiddetin bir başka türü de, "engellemelerden kaynaklanan şiddet." Gereksinmelerinin karşılanması engellendiğinde, hayvanların, çocukların ve hatta ergin kişilerin saldırganlaştığını görüyoruz. Bu "yok etmek" amacına değil, "yaşamak" amacına yönelik bir saldırganlıktır. (Sevilen, gereksinme duyulan şeye bir başkasının sahip olmasının yarattığı "kıskançlık"tan kaynaklanan saldırganlık da, bu türe girer.)
    "Öç alıcı şiddet" de, tepkisel şiddet içerisinde yer alır. Fromm, bu şiddet türünü şöyle tanımlıyor: "Güçsüzlerin, sakatların, zarar görerek yıkılmışlarsa, kendilerine saygılarını onarmak için başvurabilecekleri bir tek yol vardır; 'göze göz, dişe diş' kuralına göre öç almak. Yaratıcı biçimde yaşayan bir insan hiç de böyle bir gereksinme duymaz. Aşağılanmış, incinmiş olsa bile üretici yaşama süreci ona geçmişte gördüğü zararları unutturur. Üretme yeteneği, öç alma isteğine ağır basar... En geri topluluklarda öç alma duygusunun çok güçlü olduğunu görebiliriz. Bu yüzden, sanayileşmiş ulusların en çok ezilen alt-orta sınıfları, ırksal ve ulusal duyguların odaklandığı sınıflar oldukları gibi, öç alma duygularının da toplandığı sınıflardır..."
    Tepkisel şiddet grubu içinde, bizi belki de en çok ilgilendiren şiddet türü, "inancın -ve umudun- yıkılmasından doğan" şiddettir. "Büyük ölçüde aldatılmış ve düş kırıklığına uğramış bir kişi yaşamdan nefret de edebilir. Yaşamın kötülük dolu, insanların kötü, kendisinin de kötü olduğunu kanıtlamak ister. Yaşama inanan, yaşamı seven, ama düş kırıklığına uğramış olan kişi böylece sinik, yıkıcı biri olup cikar. Yıkıcılık umutsuzluktan doğmuştur; yaşamda karşılaşılan umut kırıklığı yaşamdan nefrete yol açmıştır."
    2. Erich Fromm, "ödünleyici şiddet'i, "ölüm sevgisi"nden daha hastalıklı bir şiddet türü olarak nitelendiriyor. Ödünleyici şiddet, "güçsüzlüğü" gizlemeye ya da güçsüzlüğü "telafi" etmeye yönelik bir şiddet türü olarak ortaya çıkıyor.
    İnsan "zayıflık, kaygı, yetersizlik" gibi nedenlerle eyleme geçemiyorsa "güçsüz "dür. Güçsüzlüğünü hissetmenin verdiği acı, ruhsal dengesini bozar. Güçsüzlüğünü kabullenememesi nedeniyle başvurabileceği iki yol vardır: Ya güçlü bir kişi veya topluluğa boyun eğip onunla özdeşleşmeye çalışmak, ya da başkalarını öldürerek yok ederek kendini kanıtlamak. Fromm bu durumu şöyle anlatıyor:
    "Yaşam yaratabilmek, güçsüz insanda bulunmayan birtakım nitelikler gerektirir. Yaşamı yok etmek içinse, yalnızca bir tek nitelik -şiddete başvurmak- yeter. Böylece kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur. Ödünleyici şiddet, güçsüzlükten doğan, güçsüzlüğü ödünleyen bir şiddet türüdür. Yaratamayan insan yok etmek ister... Ödünleyici şiddet, yaşanmamış, sakat bir yaşamın sonunda doğan bir şiddet türüdür. Bu şiddet, cezalandırılma korkusuyla bastırılabilir (...), ancak insanı yaşama bağlayan koşullarla ortadan kaldırılabilir. Ödünleyici şiddet, tepkisel şiddet gibi yaşamın hizmetinde değildir; yaşamın yerini alan hastalıklı birşeydir; onun sakatlığının, boşluğunun kanıtıdır."
    3. Erich Fromm'a göre, "kana susamışlık" da bir şiddet türü. Kişi "kan akıtarak kendisini canlı, güçlü, eşsiz ve başkalarından üstün" duyuyor. Gerçi bu daha çok ilkel topluluklarda görülen bir durum ise de, çağdaş dünyada tümden yok olduğunu da söyleyemiyoruz.
    "Öldürmek, en ilkel düzeyde en büyük sarhoşluk, en büyük kendini doğrulama yolu olur. ilkel anlamda yaşamın dengesi şöyle kurulur: öldürebildiğince öldürmek, yeterince kana doyduktan sonra da öldürülmeye hazır olmak..."
    Şiddet türlerini böylece sınıflandıran Fromm; "şiddet ya da "barış"a yatkın ruhsal yapıları da ikiye ayırıyor: "Ölüm severlik" ve "yaşam severlik."
    Ölümseverler için, gelecek değil geçmiş önemlidir. Hiç bir zaman gelecekte yaşamaz, hep geçmişte yaşarlar. Onlara göre, yalnızca iki "cins" insan vardır: Güçlülerle güçsüzler, öldürenlerle öldürülenler. "Katıksız bir ölümsever" tipinin en açık örneği ise Hitler'dir.
    "Ölümsever önderlerin etkili olmaları, sınırsız öldürme yetilerinden ve isteklerinden gelir. Onların ölümsever kişiler tarafından tutulmaları bundandır, ölümseverlerin dışında kalanlara gelince; onlar, bu kişilerden korkar, korkularının bilincine varmaktansa onlara hayranlık duymayı yeğlerler...Ölümsever kişi denetime tutkundur; denetlerken yaşamı öldürür Yaşama karşı derin bir korku duyar; çünkü yaşam, yapısı gereği düzensiz ve denetimsizdir..."
    Bir toplumda "ölümsever" kişilik yapısının yaygınlaşması ölçüsünde şiddet ve baskıyı önlemenin, hoşgörülü ve barışçı bir ortam yaratmanın zorlaşacağını söyleyebiliriz. Sağlıklı bir kişilik, "yaşam sevgisi"nin ağır bastığı kişiliktir. Kişiliğin oluşumunda çocukluk yılları belirleyici olduğuna göre; çocukta yaşam sevgisinin gelişebilmesi için en önemli koşul, onun "yaşamı seven insanlarla birlikte" bulunmasıdır, "insan enerjisinin çoğu, saldırılara karşı yaşamı savunmak, açlıktan kurtulmak için harcanırsa, yaşama sevgisi engelenir ve ölüm sevgisi güçlenir."
    Fromm, bir toplumu oluşturan bireylerde yaşam sevgisinin gelişebilmesini, en çok şu üç koşulun varlığına bağlıyor: Güvenlik, adalet ve özgürlük... Yani, toplumu oluşturan bireylerin canları ve onurlu bir yaşama elverecek "maddesel koşulları" tehlike içinde olmamalıdır. Hiçbir birey, başkalarının amaçları için "araç" olarak kullanılamamalıdır. Herkese toplumun "etkin ve sorumlu bir üyesi" olma olanağı sağlanmalıdır. Yaşama karşı ilgisini yitirmiş bir insanın "iyiliği seçebilmesinin umulamayacağı unutulmamalıdır...


    ***
    Son yıllarda dünyada -giderek artan ölçülerde- tanık olduğumuz "milliyetçi şiddet" ve "etnik terör" olgularının gerisinde acaba ne gibi ruhsal etkenler var?
    Her canlı kendi varlığını koruyabilmek için "çevre"ye karşı bir savaşım verir. "Dost" ve "düşman" kavramları da, bu süreç içinde ortaya çıkar, insan, varlığını koruyabilmesi açısından "engel" olarak algıladığı öğeleri "düşman", kendini "destekleyici" gördüğü öğeleri de "dost" olarak algılar.
    Yurtseverlik, üzerinde yaşanan toprakları ve o topraklarda geçerli "belirli bir yaşam biçimi"ni benimseme ve koruma eğilimidir. Oysa milliyetçilik, parçası olunan "ulus" ve "etnik grup" adına "güç ve saygınlık" kazanma amacını da içerir.
    George Orwell'e göre kendi kesiminin "aşağılanması, küçümsenmesi ya da rakiplerin övülmesi", milliyetçi kişide huzursuzluk yaratır. Bu durumdaki kişinin rahatlayabilmesi, "sert bir tepki"nin verilmesine bağlıdır. Milliyetçi kişi, kendi tarafına yapılan "zulüm" ve haksızlığa sert tepki gösterirken; karşı tarafa yapılan "zulüm" ve haksızlığı algılamakta ve kabul etmekte zorlanır.
    Etnik gruplar ise, "farklı bir kimlik" duygusunun ve bu duygunun gelecek kuşaklara aktarılmasının ürünüdür. Bu durum, bir yandan grup üyelerinin kaynaşmasını ve dolayısıyla grubun devamlılığını sağlarken, öte yandan, diğer gruplardan ayırarak geleceğini tehlikeye sokar. Çünkü bir grubun varlığını sürdürebilmesi için, aynı zamanda "düşman"a gereksinmesi vardır. Gerçek ya da "varsayılan" düşman, grup içi dayanışmayı ve birliği kolaylaştırır. Birey, genellikle grup içinde "kendi özelliklerini yitirir" ve "grubu grup yapan özelliklere göre" davranır.
    Birey, içinde bulunduğu grubun değerini abartmak, kendi yeteneklerini ve gücünü "askıya almak" eğilimi içine girer. Freud'a göre, "insan güçlü bir önder tarafından yönetilen güçlü bir grup içinde olmak isteyen düzensiz bir hayvandır". Birey, önderi "yüceltirken" kendisini "yetersiz" olarak algılar.
    Unutmamak gerekir ki; etnik grup içindeki "ortak kimlik" duygusu, bireyin "zedelenen benliği"ni koruyan duygusal bir işlevi de yerine getirir. Düşman grup "psikolojik olarak bir uzaklıkta tutuldukça" etnik grubun kaynaşmasını sağlar. Ama "düşmanın bize benzediğini" düşünmek bunalım yaratır. Varlığını sürdürmek isteyen grup, aradaki "küçük" farklılıkları büyütmek, hatta yeni farklılıklar yaratmak arayışı içine girer.
    "Etnik şiddet"e katılma eğiliminin en çok gençler arasımla bulunmasının bir nedeninin de ruhsal olduğunu söyleyebiliriz. Ergenlik çağındaki en önemli sorunlardan birisi, "ben kimim" sorusundan kaynaklanıyor. Yanıtı bulamamak ya da "net" bir yanıt verememek, bunalım yaratıyor. Örneğin Almanya'da yaşayan Türk ailelerin çocukları, bu bunalımı aşabilmek ve dolayısıyla "açıkça farklı" bir kimliğe sahip olabilmek için, "dinci" ya da "aşırı milliyetçi" gruplar içinde daha kolaylıkla yer alabiliyorlar.
    Güneydoğu'daki "etnik terör" olgusunun gerisinde de, bu ruhsal etkenden söz edilebilir. Özellikle askeri yönetim dönemlerinde artan "Kürt kültürel kimliği" üzerindeki baskıların, öncelikle gençler üzerinde "olumsuz" etki yaptığı acıktır. Buradaki "direnme", bir tür "kişiliğini savunma" doğal mekanizmasının ürünüdür. Ancak "bireysel kimlik" karşısındaki tehdidin kalkmasından sonra da "savunma mekanizmaları"nın sürmesi durumunda, sağlıksız bir ruhsal durumdan söz etme olanağı vardır.
    "Siyasal psikoloji" alanında uzman olan Prof. Vamık D. Volkan, "etnik duygu" oluşup yerleştikten sonra, onu değiştirmenin çok güç, hatta bazen olanaksız olduğunu öne sürüyor. Etnik kimliğin değiştirilmesi yönünde baskıların artmasnın, etnik grubun kendi kimliğine daha sıkı bağlanması sonucunu yarattığını ve gerekirse "ölmeyi göze alabilecek" noktaya gelinebildiğini anlatıyor. "Farklılığı koruma "nın önemini vurgulayan şu örneği veriyor:
    "Kıbrıs Türk ve Rum çiftçileri, siyah pantolon ve siyah gömlek giyerlerdi. Bellerine biri kırmızı, biri mavi kemer takardı. Gerginlik durumunda, her iki toplum da, renklerini değiştireceklerine ölmeyi göze alırlardı. Bu mantıksız görünen şey yaşamın gerçeğidir. Burada psikolojik durumun insan davranışlarını nasıl yönlendirdiğini açıkça görmekteyiz."
     
  2. Terörizmin Sosyolojisi

    Latince kökenli terör sözcüğü, "büyük korku" ya da "korkudan titreme" anlamı taşır. Terörizm ise, "siyasal şiddet" ve "yıldırıcılık" anlamında kullanılır. Toplumun -ve dolayısıyla toplumu yönetenlerin- direncini kırmak için "ortak korku yaratmak", daha doğrusu "dehşet salmak" amacına yöneliktir.
    Terörizm, "zayıf" olanın seçtiği bir tür "siyasal şiddet" biçimidir. Terörist -zayıf olduğu için- kendini gizler. Beklenmeyen bir anda ve beklenmeyen bir yerde "vurup kaçmaya" çalışır. Çünkü devletin güvenlik güçleri, sayıca ve silahça kendisinden üstündür.
    "Adi şiddet"te, amaç bir varlığa zarar vermek ya da onu yok etmektir. Oysa terörist için, şiddet bir amaç değil "araç"tır. Örneğin sıradan bir katil, bir insanı "ölmesini istediği için" öldürür. Terörist içinse, önemli olan o insan ya da insanlar değil, onları öldürdüğü zaman toplumda yaratacağı etkidir. Bir trene bomba koyduğunda, trende kimlerin olduğu, ölecek olanların kimliği "doğrudan" bir önem taşımaz. Bu nedenledir ki; şiddetsiz terör olmaz, ama her şiddet de terör değildir. Atilla Yayla'nın da altını çizdiği gibi; "terör eylemlerinde, psikolojik sonuçlar fiziksel hedeflerden çok daha önemlidir".
    Terörizm "hesaplı" bir şiddettir. Amacı olabildiğince çok insan öldürmek değil, kitlelerin "eylemlerinden etkilenmesini" sağlamaktır. Kitlelerin "dehşete" kapılmasını, bir umutsuzluk içinde "teröristin isteklerine boyun eğilmesi" nden başka çare olmadığını düşünmesini sağlamaktır.
    Tarihteki ilk terörist grupların, MÖ 73-66 yılları arasında yaşamış "Sicarii"lere kadar uzandığını biliyoruz. Romalılara karşı savaşım veren Sicariiler, düşmanlarını işlek yerlerde öldürdükten sonra kalabalığa karışıp kayboluyorlardı. Manastırları ve Kudüs'ün su kanallarını yıkıp, buğday ambarlarını yakmışlardı. Tefeci senetlerini ve devlet arşivlerini ortadan kaldırmışlardı.
    Ama çağdaş anlamı ile terörizmin kurucusunun Hasan Sabbah olduğu söylenebilir. Selçuklu döneminde terörü "sistemli bir araç" haline getiren Hasan Sabbah (1049-1134), Batıni tarikatının kurucusuydu. Korkunun düşünce ve mantık süreçlerini bozarak, insanları sürüleştireceğini anlamıştı. Mustafa Coşturoğlu'nun deyimiyle, "insan öldürmeyi bir sanat" yapmıştı.
    Sabbah, örgütünün üyelerini dokuz aşamalı bir deneyim ve eğitim süzgecinden geçirerek seçiyordu. Katı disiplin içinde, verilen buyruğa uyarak "düşünmeden" ölüme atılmak temel ilkeydi. Hasan Sabbah, disipline uymadı diye, kendi oğlunu bile acımasızca öldürmüştü. "Kurtarılmış bölgeler" deyimini ve "vur-kaç" taktiğini terörizme kazandıran da oydu. Amacına ulaşmak için, Haçlı Ordusuna bile yardım etti. Kendi başlattığı terörü sürdürebilmek ve ona taban kazandırabilmek için, devleti de halka karşı benzer yöntemler kullanmak zorunda bırakmaya çalışıyordu. Amacı, devleti halkın gözünde "zalim" konumuna iterek, kendi yaptıklarını yasallaştırmaktı. En değerli vezirleri öldürtüyor ve böylece, devletin kendi kendisini bile koruyamadığını halka göstermeye çalışıyordu.
    Günümüzden yaklaşık 9 yy. önceki terörizmin ilke ve yöntemleriyle çağdaş terörizm arasındaki benzerlikler çarpıcıdır.
    Devletin de "terörü bastırmak" amacıyla zaman zaman benzer yöntemler kullandığını ve buna "devlet terörü" denildiğini biliyoruz. Özellikle demokratik olmayan siyasal sistemlerde daha yaygın olarak bu uygulamaya rastlanmakla birlikte; "terörizm" denince asıl akla gelen, devlet ve sivil halka karşı kullanılan "sistemli şiddet"tir. Bu açıdan terörü, amaçlarına ya da eylem alanlarına göre sınıflandırmak olanaklıdır.
    Terörün amacı, var olan toplumsal-ekonomik-siyasal düzeni yıkıp, yerine "daha ileri" bir düzen kurmak ise, bu "solcu" ya da "devrimci terör" olarak adlandırılır. Amaç kurulu düzeni korumak ya da "geriye dönük" bir düzen oluşturmak ise, verilen ad "sağcı terör"dür. "Dinci terör" de genellikle bu çerçeveye girer. Terörizmi amaca göre sınıflandırmada üçüncü grubu da "etnik terör" oluşturur. "Bölücü terör" ise "etnik terör"ün bir türüdür. (Ermeni terörü gibi, "bölücü" olmayan etnik terör de vardır.)
    Eylem alanlarına göre de, terörü "kır terörü" ve "kent terörü" olarak ikiye ayırabiliriz. Birinci türden terör, daha çok geri kalmış ülke ve yörelerde rastlanılan bir terör türüdür. Özellikle sarp dağlar ve ormanlarla kaplı yöreler, "kır terörü "ne elverişli bir ortam oluştururlar. "Kent terörü" ise, daha çok gelişmiş ülkelere ve gelişmiş yörelere özgü bir terör türüdür. Aslında terör kendisini sadece kır ya da kent ile sınırlamaz. Ama ülkenin ve toplumun koşulları, bu iki terör türünden birisine daha uygun bir alan yaratabilir.
    Kentler sadece çok küçük " hücre "lerin terörist eylemlerine uygundur. Oysa uygun koşullarda, kırsal kesimde büyük çeteler ve kamp yerleri varlıklarını sürdürebilirler.
    Hangi türden olursa olsun, terör örgütünün varlığını sürdürebilmesi, öncelikle iç ve dış desteklere bağlıdır, içte belirli bir toplumsal destek "önkoşul"dur. O devletin zayıflamasını isteyen dış güçlerin desteği ise, olayın boyutlarının belirlenmesinde rol oynar. Eğer dış destek komşu devletlerden geliyorsa, ayrı bir önem taşır. Çünkü böyle bir destek, terör örgütüne sığınma kolaylığı ve dolayısıyla daha geniş hareket serbestliği sağlar.


    ***
    Terörizmde ideolojinin ve kültürel etkenlerin rolü nedir?
    Terörizm üzerinde uzmanlaşmış birçok araştırmacı, sağ ve sol terörizm arasında temelde bir fark olmadığı kanısında. Hangi ideolojik kesimden olursa olsunlar, teröristlerin inançları arasında "karmaşıklık, soyutluk ve esneklik" açısından benzerlikler bulunduğuna inanıyorlar.
    Örneğin, ister sağcı ister solcu teröristin gözünde "düşman" benzer bir görünümdedir: Kişiliği ortadan kaldırılmış bir varlıktır. Düşman, teröristin gözünde, çoğunlukla "insan" bile değildir. Bu nedenle de, öldürürken fazla düşünmez. Ama yaptılarını haklı gösteren bir "iç bilinç" gereksinmesi vardır.
    Solcu teröristler açısından, haklılaştırma sorunu, devletin zayıf ve savunmasız topluluklara yaptığına inandığı haksızlıklara bağlanır. Onlar açısından, terörist eylem, bu haksızlıkların intikamını aldığı için yasaldır. Ama eylemlerin istenilen sonuçları sağlamadığını -ve çoğunlukla, o savunulan kesimlerin bile desteğini değil tepkisini çektiğini- görmek, teröristleri bir süreç içinde "somut gerçekler"den uzaklaştırır.
    Örneğin Kızıl Tugaylar, başlangıçta Milano'daki kitle taşımacılığı benzeri toplumsal sorunlarla ilgileniyorlardı. Giderek, emekçilere yapılan haksızlıkların intikamı için şiddete yöneldiler. Kendilerini haklı göstermek için, soyut ideolojik gerekçeler kullanıyorlardı. Oysa yukarıda sözünü ettiğimiz süreç, zamanla onları somut hedeflerden uzaklaştırıp "kör terör"e iterken; hareketin yasallığını kanıtlamak için başvurulan ideolojik gerekçeler de "entelektüel içerikten yoksun, kaba ve aptalca" hale geldi. Artık kurbanlar "belirli bir kötülük ile ilgili değil "di. Amaçlar daha az gerçekçi, daha çok duygusal oldu.
    Sağcı teröristler ise, eylemlerini "halk"la bağlantı kurarak haklı göstermek gibi bir çabayı fazla göstermezler. Onlar "yasallaşma"yı ya tarihte ya da doğa üstü güçlerde (dinsel inançlar dahil) ararlar.
    Martha Crenshavv -hangi ideolojiden olursa olsun- terörist için dünyanın ikiye ayrıldığını söylüyor: "iyi" ve "kötü." iyiyi terörist örgüt temsil eder. Kötü ise devlet ve onu destekleyen toplumsal sınıflardır. Kötü, çok daha güçlüdür:
    "Teröristler, kendilerini, üstün bilinç ve duygu sahibi seçkinler olarak görürler, öyle ki, bu seçkin kitle, yalnızca gerekli ve yasal şiddete başvurmakta ve son zafer kendilerine tarihin güçlerince garanti edilmektedir. Ahlaki hedefler, sol için halkın özgürlüğü, sağ içinse düzenin, geleneksel ve yaşamsal değerlerin onarılması, yerine konmasıdır. Her iki kanadın ortak ahlaki görevleri, çürümüş bir devlet ve toplumu tasfiye etmektir... Tanım gereği, kurbanlar sistemin ajanlarıdır."
    Teröristi yönlendiren asıl etkenin ideoloji olmadığını gösteren çok sayıda araştırma var. "Teröristler önce belirli inançlar geliştirirler ve ardından uzlaştırılabilir kuramların parçalarının seçimi yoluyla bu inançları haklı göstermenin yollarını ararlar. En çekici düşünceler, bireysel şiddeti haklı gösteren, yeniden doğuşçu anlatım yapılarını kapsayanlardır. ideoloji, bu inançları örgüt dışındakilere anlatmak için kullanılır."
    Çağdaş teröristlerin "en ideolojik olanları" sayılan Alman teröristleri bile "derlemeci"ydiler. Sol ideolojilerin kendilerine uyan yanlarını birleştiriyor, "en gerçekçi öğeleri" dışarda bırakıyorlardı, ideolojinin teröriste hizmeti, "kendilerine uymazlığı giderek artan bir gerçek"ten onu uzak tutmak oluyordu. Onun için "tarih" bir aldatmaca idi. Var olan "gerçek" düzeltilemeyecek kadar kötü olduğu için yok edilmeliydi. "Uzlaşma" ise "ihanet"ti.
    Bazı dinlerin içeriğinin terörizmi kolaylaştırdığı savları da "çok" geçerli değil. Örneğin Müslümanlığın ve Yahudiliğin, "yeniden doğuşçu" bir "öte dünya" inancına dayanması nedeniyle, "ölümü göze alma"yı kolaylaştırmasına dikkati çekenler var. Ama bu konudaki araştırmalar da; bu iki dinden teröristlerin, asıl inançtan "sapma" ve "çarpıtma"yı temsil ettiklerini ortaya koyuyor.
    İrlanda terörizmi ve Katoliklik bugün eş anlamlı sayılıyor. Oysa İngiliz yönetimine karşı başkaldıran ilk önderleri protestandı... Petrol zengini Arap ülkeleri, İsrail'e karşı siyasal ve askeri bir başarı kazanamadılar. Ama "batılılaşma ve laikleşme" görüntüsü ile "ahlaki çürüme" üst üste geldi. İran'da Humeyni Devrimi ile çözümün "saf inanca dönüş"te olduğu izlenimi doğdu...
    Kültürel öğelerin en çok rol oynadığı terör türü ise, "etnik terör"dür. (Bu kitabın yazıldığı tarihte dünyada 102 "etnik" çatışma olması, sorunun yaygınlığını ve önemini gösteriyor.) Yunanca kökenli "etni" sözcüğü Türkçede "budun" (kavim) anlamına gelir. Dil, töre ve kültürel nitelikleri aynı olan, boy ve soy bakımından birbirine bağlı topluluk demektir.
    Etnik terörle ilgili ve onun için anlamlı konular, uzak geçmişte ya da "vaat edilen gelecek"te bulunabilir. Geçmiş teröristi içinde yaşadığı gerçeğe bağlayan önemli bir güç işlevi görür. Örneğin Ermeni terörünü anlayabilmek için, o geçmişin ürünü olan kültürel değerlerin bilinmesi gerekir. Ermeniler, geçmişte yaşandığına inandıkları bir "ortak haksızlık"ın anısını paylaşırlar. "Soykırım" ve "Vartan'ın kahramanlık efsanesi"ne yönelik duygu ve inançları anlamadan, Ermeni teröristini anlamak olanağı bulunmadığını öne süren araştırmacılar vardır.


    ***
    Teröristi yönlendiren bireysel etkenler nelerdir? Terörist "gerçeği" nasıl algılar?
    Bu soruların genel düzeydeki bazı yanıtlarını "Şiddetin Psikolojisi" ile ilgili alt bölümde de bulabilirsiniz. Ama teröristin kendine özgü "bireysel nedenleri"ni ayrıca incelemekte yarar var.
    Bir kere, terörist genellikle kendisini bir "saldırgandan çok bir "kurban" olarak algılar. Şiddetin asıl sorumlusunun "düşman" olduğunu; şiddet eyleminin bireysel bir "tercih" değil, tarihsel bir "zorunluluk" olduğunu düşünür. Kendi özgür iradesi dışında, yüce bir otoritenin askeri olarak hareket ettiğine inanır. Yoldaşları öldürüldüğü ya da tutuklandığı zaman, kendisini yaşadığı ve özgür olduğu için "suçlu" hissedebilir.
    Terörizm üzerinde araştırma yapanlar arasında; gençlerin terörizme kaymasında, ergenlik çağının kaçınılmaz bir parçası olan "oğulların babalara karşı tepkisi"nin de rol oynadığını savunanlara rastlıyoruz. Kendini "aşağı ve aciz" gören genç, "iyi"yi savunmak için giriştiği savaşı, kendisini "yüceltme"nin bir aracı olarak görebilir. Kendi "acizliğine duyduğu öfke", devletin temsil ettiği otoriteye yöneltilebilir. Crenshaw bu konuda şöyle diyor:
    "Olumlu, toplumsal olarak kabul edilebilir bir kimlik edinmeyi başaramamış olan bireyler, kendilerine 'kötü' ya da 'en istenmeyen' olarak sunulan rolleri benimserler. Esasen, olumsuz bir kimliğin benimsenmesi, ailenin ve toplumun reddi demektir."
    Alman teröristleri arasında yapılmış bir araştırma; gençlerin terörizme kaymalarında, bunalımlı dönemlerde "ailenin ve toplumun" yeterli destek vermemesi yüzünden gelişme güçlüğü ve acı çekilmesinin rol oynadığını ortaya koydu. Önemli bir bölümü eksik ya da dağılmış ailelerden geliyordu. Terörist örgüt, ailenin boşluğunu dolduruyordu. Kendilerine bağımsız bir kimlik oluşturamayan bu gençler örgüt içinde "kolektif" bir kimlik buluyor ve bir anlamda rahatlıyorlardı.
    Bazı uzmanlara göre, teröristler ikiye ayrılabilir: "Babalarının dünyasını yıkmak" isteyenler ve "ana-babaları incitenlerden intikam almak" isteyenler. Etnik teröristler ise, daha çok kendilerini "tehdit edilen kültürel kimliğin bekçileri" olarak algılarlar.


    ***
    Terörizme karşı ne yapmalı?
    Terörizme karşı verilen savaşımda öncelikle göz önüne alınması gereken üç temel noktadan sözedilebilir: 1) Tek başına silahlı savaşım hemen hiçbir zaman terörü sona erdiremeyeceği gibi, terörün silahsız çözümü de yoktur. Bir uzmanın deyimiyle, "Hiçbir ödün teröristi tatmin etmez.") 2) Gerçek dünya ile "teröristin dünyası" arasında büyük fark vardır. Teröristin inançları ile gerçek olaylar ve olgular arasındaki "çelişkiler" somutlaştıkça, teröristin direnci azalır. 3) Terör grubunun inançlarını değişirmeye çalışmak yanlıştır. Ancak tek tek teröristler üzerinde etkili olunabilir. Bir bütün olarak grubun değişebilmesi çok zordur.
    Teröristin istemlerini kabul etmek, "şantaj"a boyun epmek anlamına gelir. Ve yeni terörist eylemleri özendirmekten başka bir işe yaramaz. Ama silah ve şiddet karşısında toplumun boyun eğdiğini göstermek ne kadar yanlış ise; terörü yaratan ortamın değişmesi için gerekli "demokratik" adımları atmaktan kaçınmak da, o ölçüde hatalıdır.
    Resmi ya da özel kitle iletişim araçlarının terörizmle ilgili tutumu da, teröre karşı savaşımda önem taşır. Haberler doğrulara dayanmalı, ama şiddet eylemleri teröristlerin bir "başarı"sı ya da toplum açısından bir "panik" havasında sunulmaktan kaçınılmalıdır. Terörü en çok özendirecek anlatım biçimi ise, terörizmin bir "savaş" olarak nitelendirilmesidir. Böyle bir nitelendirme, teröristin kendisine ve "dava"sına olan saygısını arttıracaktır.
    Teröristin direnme gücünü kıran iki temel etken vardır: Temel inançlarına yönelik kuşkular duymaya başlaması ve silahlı savaşımın başarısızlığa "mahkûm" olduğu bilincine varması... Terörizmle ilgili haber ve yorumlar şu üç noktayı vurguladığı ölçüde -bu amaca yönelik olarak- etkili olurlar: 1) Terörizm "masum kurbanlar"a zarar verir; 2) Terörizmle hedeflenen amaca varılamaz; 3) Barışçı yollar, siyasal amaçlara ulaşmada daha etkili ve saygındır.
    Son olarak şunu söyleyebiliriz: Terörizm, giderek toplumdaki "demokratik iletişim kanallan"nı tıkar ve bir kutuplaşmaya neden olur. Mantığın değil duyguların öne çıktığı böyle bir ortamda, geniş kitleler gençlikle devletin yanında yer alır ve "en sert önlemler"in destekçisi kesilirler. Bu koşullar -özellikle demokrasi deneyimi az olan toplumlarda- "baskı rejimleri"nin oluşumuna çok elverişlidir.
     

Bu Sayfayı Paylaş