" Ayna Aynı Anda Ana "

'Forum Meydanı' forumunda cesareborgia tarafından 4 Eylül 2007 tarihinde açılan konu

  1. Güzel bir makale..Paylaşmak istedim :D




    Ayna

    Aynı Anda

    Ana






    gözlerinde bir masal vardı

    ben okurdum o ağlardı




    -I-

    Yeni doğan bir insan yavrusunun psikolojik bir özneye dönüşme süreci oldukça karmaşık ve çetrefilli bir yol izler. Bu yol ve yolculuğun ayrıntılı incelenmesi psikanalizin geride bıraktığı yüz senenin temel meselesidir.

    Bu çetrefilli sürecin bir boyutunu oluşturan içselleştirme ve özdeşleşme meselesini incelemek için "Ayna" veya "aynalama" olgularını ele almak gereklidir.

    Öncelikle gözüyle, yüzüyle, sözüyle "ayna" olacak bir öteki'ne gereksinim vardır. Sullivan'ın işaret ettiği gibi bir "öteki" olmasaydı psikolojiden söz edemezdik.

    Evet öncelikle bir aynaya gereksinim vardır. Bu da çoğunlukla annedir. Ya bu anne yoksa, ya da kaybolursa ? Veya onun yokluğunu bir takım ötekiler bölük pörçük kapatmaya çalışırlarsa ? Böyle bir durum yeni doğanın iç dünyasının kurulması sürecinde daha başlangıçta büyük bir handikap oluşturacaktır.

    Bebek aynada belirenleri büyük bir ilgi ve iştahla seyreder, izler. Lacanyen bir okuma üzerinden söylememiz gerekirse, bebek bu ilk adımda ayna ve aynadaki yansımaları kendinden ayıramaz. Bu bir tümgüçlü oluştur. Winnicott'ın belirttiği gibi, annenin ilk aylardaki yoğun özen, dikkat ve sezgisi de bu yanılgıyı destekler. Bu öncelikle bir halüsinasyon, sonra da bir illüzyondur.

    Bebeğin öznelik merkezi, sınırları henüz dağınık bir "içerisi"nin içine yerleşmeye başladıkça ikinci gelişimsel adım atılmaya başlar. Bebek aynada beliren yansımaları bir ikiz gibi görme yolundadır. Artık kendi bireysel sınırları belirmeye başlamıştır. Dışarıda da sınırları belirmeye başlayan bir öteki vardır. Ancak tümgüçlü birliktelik dağılsa bile, onun kadar güçlü olma iddiasında bir ikizlik ortaya çıkar. Bebek aynanın aynalığının tam olarak farkında değildir. İkiz ilk devrede olduğu gibi bütünüyle benliğin devamı olmasa bile, aynılık üzerinden dış dünyaya kurulan bir köprünün ayağıdır.

    Bir sonraki adımda benlik duvarları tamamen kurulma yolundadır. Artık çocuk aynanın farklı ve ayrı bir varlık olduğunu kavrar ve ondan yansıyanın kendi imgesi olduğunu anlar. Ancak zaman zaman aynanın cezbesine o kadar kapılır ki, önceki adımlara geriliyor gibi olur. O zamanlarda yine "gören", "gösteren" ve "görülen" bir araya gelirler ve çocuk bir olmaya veya ikizliğe meyleder. Ayna Murathan Mungan'ın dediği gibi "öteki bendir ve büyük hayaller sunar. Beni değiştiren, benden bir tane daha yapan bir şey"dir.

    Ne var ki, yaşamın gelişim yolu ayrılma'yı şart koştuğu için, bu gerilemeler mutluluk ve huzur getirmez. Bu adımda çocuk artık ayrı bir varlık olarak gördüğü aynadan yansıyanlarla ilgilidir. Ayna ne gösteriyordur ? Kendinde hissettiklerini aynada bulabiliyor mudur ? Ayna ne zaman gösteriyordur ? Ne zaman buğulanıyor veya boşlaşıyordur ?

    Sonraki adımlar artık ayna ile bir olma, ikiz olma, vs. ile ilgili dinamiklerin değil, aynadan yansıyanların içeriğinin düzlemidir. Kimi çocuk parçalanmış bir aynadan yansıyanlarla iç dünyasında "kırk yama" yapmaya çalışır. Kimi diğerleri odağı bozuk bir aynanın yarattığı iç bulantısıyla uğraşır. Bazı başkaları dev veya cüce gösteren lunapark aynalarını içselleştirirler.

    Özdeşleşme süreçleri aynadan yansıyanların içselleştirilmesinin örgütlenmesidirler. Ben ötekinin bende görüp bana yansıttığıyım. Öteki bunu gözüyle, yüzüyle, sözüyle yapar. Bu göz, yüz ve söz sadece benim fiziksel veya mizaç özelliklerimi, yanımda getirdiğim içgüdülerimi işlememiştir. Benden önce varolan kendi öznelliğindeki bilinçdışı fanteziler, çatışmalar, kuşak aşkın yükler, vs. işin içine girmişlerdir.

    Tüm bunlarda onun içselleştirilmiş aynalarının ışık kırılmaları vardır.

    Hiçbir ayna masum değildir.

    -II-

    Erken yirmilerindeki anoreksik kızın anlattıkları "ben ve ayna/öteki" ilişkisi ile ilgili bir boyut sunacaktır. Bu genç kız annesi ile yoğun çift-uçluluklar sergileyen, bol çatışmalı bir ilişki yaşamaktadır.

    "Annemlerin yatak odasında büyük bir boy aynası vardı. Çerçevesi oymalı, ağır ve sırı yer yer bozulmuş büyük bir ayna. Annemi o aynanın karşısında uzun zaman geçirdiği sabah saatlerinde hatırlıyorum. Giyer çıkarır, kendine değişik açılardan bakar; sonra makyaj yapar; yine elbise değiştirirdi.

    Bazen beni kucağına alıp aynanın önünde dans ederdi. Bazen de kucağında benle pufa oturup yüzlerimizi birbirine dayayıp aynaya bir fotoğraf çektirir gibi bakardı. Yanak yanaya iki yüz görürdüm. Benimki onunkinin yanında soluk ve küçüktü. Benimle aynadaki görüntüsü konuşurdu. "Annen çok güzel değil mi ?". Annem çok güzel bir kadındı, hala da çok güzel. Onun güzelliği gözünüzü alamadığınız bir güzelliktir.

    Salonda da bir büfe aynası vardı. Ben onun önünden ayrılmamaya başladım. Bazen yatak odasına da gidiyordum. Annem bir zaman sonra kızmaya başladı. Bana "ayna delisi" diyordu. Aynanın karşısında zamanı unutuyordum. Ancak bu öyle keyifli bir zaman geçirme değildi. Sıkıntılı bir düşüncenin tekrarı gibiydi. Hiç bitmeyecek bir tekrar.

    İlkokul ikinci sınıfta okuldan geldiğim bir gün doğrudan büfenin karşısına gitmiştim ve dikkatle bedenime bakıyordum. Okulda bir kız bana "senin bacakların kısa ve yüzün çok çirkin" demişti. Gerçekten öyle mi diye anlamaya çalışıyordum. Annemin dediğine göre, ben aynaya bakarken saatler geçmiş.

    Annem şiddetli bir öfke gösterdi. Babama büfedeki aynayı söktürdü. Artık yatak odasına girmem de yasaktı. Banyoda lavabonun üstündeki aynaya boyum yetişmiyordu. O zamandan sonra evin dışındaki aynalara gözüm takılıyordu. Veya vitrinlerden yansıyan görüntümden bedenimi ve yüzümü çözmeye çalışıyordum.

    Sonra bir gün bir arkadaşımın evinde oynarken bir el aynası gördüm. Onu cebime attım. Evde yatağımın altına sakladım. Fırsat buldukça odama gidiyor, kapıyı kapatıyor, aynayı yatağımın altından çıkarıyor ve ayakta bedenime, yatağa uzanıp yüzüme bakıyordum.

    Bir gün yatağıma uzanmış aynadaki yüzüme bakarken, arkamdaki oda kapısının birden açıldığını ve annemim korkutucu gölgesinin kapı aralığında belirdiğini elimdeki aynada gördüm.

    O gün annem aynayı kırdı".

    Aynı genç kızın anlattığı yakın tarihli bir rüya...

    " Saraylarda olanlar gibi kocaman bir aynada kendime bakıyorum. Çok güzel görünüyorum. Üzerimde dar, beden hatlarımı ortaya çıkaran bir elbise var. Aynaya dikkatli baktıkça gördüğümün annem olup olmadığıyla ilgili kafam karışıyor. Özellikle yüzü ve belden yukarısı annem gibi geliyor. Dehşete kapılıyorum. Aynanın önünde yan dönmeye çalışıyorum. Ancak göz ucuyla anneme bakabiliyorum. O da yan döndüğü aynadaki görüntüden bana bakıyor. Bu arada elbisenin eteğinin koyu bir şekilde lekelendiğini fark ediyorum ve bacaklarımı dizlerimden kırıp belden aşağıdaki lekeleri annemden gizlemeye çalışıyorum".

    Genç kız bu rüya ile ilgili hiçbir çağrışım yapamamıştı. Ancak o sıralarda kilo almaya başlamıştı ve bedeni zihinsel çağrışımların boşluğunu, uzun süredir kesilmiş olan adet görmeyi tekrar başlatarak kapatıyordu. Etekteki lekeler adet görmenin habercisiydi.

    Hayran olunan ve kıskanılan anne yani büyük rakibe, kızının güzelliği ile çok ilgiliydi ancak bu ilginin nesnesi olan çocuğun, kadının güzelliğinden bağımsız bir özne olmasına olanak tanınmıyordu. Onun içselleştirilmiş kendine ait psişik aynaları olamadıkça, kendine dair bir imgeyi sürekli bir iç hissediş olarak oluşturamadıkça, dışarıdaki somut aynalara kaygılı bağımlılığı ortaya çıkmıştı. Annenin kırdığı, kaldırdığı, sakladığı her ayna, onu içsel bir karanlığın yansımasız körlüğüne daha fazla itiyordu.

    İlkokul yıllarında babasına "ben güzel miyim ?" diye sormaya başlamıştı. Baba "tabii kızım" diyordu. Bir keresinde anne mutfaktan hiddetle bağırmıştı: "Artık cevap verme...".

    Ergenlik yıllarıyla birlikte ortaya çıkan hastalığı annesinin hiddeti ve kontrolunu daha da arttırmıştı. Anne iyice çirkinleştiğini söylüyor ve ekliyordu: "Senin böyle olacağını ben başından biliyordum".

    Gitgide yok olan, eriyen bir beden ve yankısız bir iç dünya olarak terapistin karşısına gelmişti. Zaman içinde aynadan yansıyanlarla belirmeye ve dolmaya başlamıştı. Ancak kapının aniden açılmasından, ya da annenin içeriden seslenmesinden ürküyordu.

    Yasak bir şey yapıyor olmayla ilgili fantezilerinin bir kısmı evrensel yasaklara dayandığı için geçerliydi. Bu fantezilerde anneden güzel olup babayı ondan almak gibi bir boyut vardı. Ancak dünya üzerinde varolabilmesiyle ilgili, kendine güven duymasının temelini oluşturan bir "güzel hissediş"le, yasak bir galibiyeti sağlayacak "güzel oluş"u birbirinden ayırd edemiyordu.

    Birbirinden ayırd edemiyordu çünkü büyük olasılıkla ona aynadan (anneden) yansıyanlarda da bu "ayırd edebilme" yoktu.

    -III-

    Yukarıdaki satırlarda ayna ile bir olma yaşantısını (kendisini, imgesini ve aynayı birbirinden ayıramamayı), ya da onda bir ikizlik aramaya saplanmayı patolojik sonuçlara bürünebilecek şartlar olarak tanımladım. Bu yönelimler, gelişimin belli aşamalarında doğal haller olsalar bile, bunların yaşamın sonraki bölümlerinde tam olarak aşılamaması ruh sağlığının hasarlı oluşunun sebeplerinden biri olarak görülebilir. Gelişmiş bir iç dünyanın temel koşullarından biri, sürekli ve mümkün olduğunca çatışmasız bir aynalanma deneyiminin içselleştirilmesi ve kişinin hem benlik imgesinin, hem de benlik değerinin bu "iç ayna" sayesinde sağlanabiliyor olmasıdır.

    Hal böyleyken, ruh sağlığını psikiyatrik ve psikanalitik iddialı belirlemelerle tanımlamaya kalktığımızda atlayabileceğimiz şeyler olduğunu düşünmekten de kendimi alamıyorum.

    Konuya biraz da, dışımızda dönüp duran bu hareket, ses ve renk cümbüşü ile ilişkimizden bakmayı denemek isterim. Sahiden nedir bu gördüğümüz, duyduğumuz ve tattığımız dünya ?

    Kutsal Vedik düşüncesine dayalı Hind inanışı bu görünenin "Maya" olduğunu söyler. Maya bir hayalden ibarettir. Bu hayal bizim düşünce, arzu, korku ve inançlarımızın yansımasından ibarettir. Yani bir tür "yansıtma"dır söz konusu olan. Yansıtma olgusunda psikanalitik düşünceye oldukça yaklaşıyor gözükse de, bu bakış, mistik amaç ve düzenekleri sebebiyle farklılıklar taşıyan bir inançtır. İçimizde uyanan soru, karmaşa ve arayışların yanıtlarının izi mayada sürülebilir. Varoluş belli bulmacaların yanıtını maya aracılığıyla verir. İnsan bu ses, hareket ve görüntü cümbüşüne bir aynaya bakar gibi bakar.

    Bu inancın temelinde tüm insanların yaşadığı ortak bir taban yok mudur ? Ruh sağlığımızın mertebesi ne olursa olsun, dış dünyanın ekranından hep bir yanıt beklemez miyiz ? Yaradan inancımız ve şans, kader olgularına vazgeçilemez bağlarımız nasıl açıklanabilir ? Dış dünyanın içimizdeki devinimlere göre şekil almasını arzulayıp durmaz mıyız ? Bir zamanlar tüm dünyamız olan anne yüzünün, o ilk aynanın yerini, bu büyüleyici kaleidoskop almamış mıdır ? Bazen bu dev aynada hiçbir yansımamızı göremeyip, yok olduğumuzu hissetmez miyiz ?

    "Beşinci cadde ile Central Park'ın birleştiği yerdeki büyük meydanda, gökdelenlerin gölgesinde bir bankta oturuyordum. Bir bahar akşamı, günlerden Cumaydı. İş yerlerinden boşalan büyük kalabalık, Manhattan'ı dolaşan turist kafileleri, Central Park'taki sporlarını bitirmiş genç grupları sağımdan solumdan geçiyorlardı. Her milletten, her yaştan, her renkten, her bedende bir insan kalabalığı. İnsanların çoğunda, başlamış hafta sonu tatilinin ve baharın neşesi ve hareketliliğini görmek mümkündü. Refah toplumunun, temiz ve düzgün şehirliliğin, canlı kanlı bir Batılılığın somut şekilleri sağımdan solumdan akıyordu. Ben ise sabit bir noktada, olduğumdan daha küçük ve sönük bir imge olarak onların arasında kayboluyordum. Bu ayna beni göstermiyordu. Gitgide daha silik ve soluk, kaybolmaya yüz tutan bir imgeydim. Gelip geçenler beni görmüyor, bana bakmıyor, adeta içimden geçip gidiyorlardı. Ne sorular soruyordum bu sahneye, hiçbirine yanıt vermiyordu. Bu görüntünün sorduğum soruları okumayan bir programı vardı. Bu sahneye bakarak bir niyet tutmanın da anlamı yoktu.

    Görüntünün içindeki hareketler gözlerimi bir o yana, bir bu yana çekiyorlar ve onlara hiçbir şey vermeden, hatta onlarda kalanları da aşırarak kaçıyorlardı.

    Sonra birden bakışlarım bir noktada yavaşladı, ağırlaştı. Bu bir tür dalgınlık gibiydi. Ağırlaşan bakışlarımın hareket selinin içinde takıldığı referans noktası, kayıp giden imgelerin ortasından bir eksen geçirdi. Eksenin bir ucunda benim gözlerim, diğer ucunda bir anlam vardı. Anlam somut mesafe olarak epey uzaktaydı ancak yanıtı içsel alanımda yoğun bir şekilde yankılandı.

    Onun anlamını daha fazla okudukça, benim bakışımdaki anlam da yoğunlaşıyordu. Bu yoğunlaşma ise onu bana daha fazla çekiyordu. İyice yaklaştı. Artık yüzümü onun yüzünde okuyabiliyordum. Yüzümde bir soru işareti vardı. Onun yüzü soruyu sordu: "Türk müsünüz ?" "Evet" dedim. Güldü. Güzel bir Türkçe ile "Türk gibi baktığımı" söyledi. Bir süre oradan buradan konuştuk. Arkadaşları ile buluşacakmış; doğru yerde beklediğinden emin değilmiş. Kayboldu gibi gelmiş. Meydanın ismini sordu. Sonra ayrıldı. Meydanın diğer ucuna gitti. O da orada bir banka oturdu.

    Ben tekrar akan imgeler kalabalığına döndüm. Arada sırada ise meydanın diğer ucundaki aynama bakıyordum. Hala bankta oturuyordu ve akan imgeler kalabalığına bakıyordu".

    Albert Camus bir gün arkadaşıyla yürüyüş yaparken Cezayirli bir çocuğun bir arabanın altında kaldığına tanık olur. Ezilmiş çocuğun başındaki kalabalığa yaklaşır. Küçük çocuğun cansız bedenine acıyla bakar. Oradan bir türlü ayrılamaz. Sıkıntıyla gökyüzüne bakar; arkadaşına şöyle der: "Gene bir ses yok".

    Kaynak : www.icgoru.com
     

Bu Sayfayı Paylaş