Necip Fazıl Kısakürek

'Forum Meydanı' forumunda heyulaheyulaheyula tarafından 17 Eylül 2007 tarihinde açılan konu

  1. necip fazılsız olmaz bu forum..şairlerin şairidir kendisi.müthiş bir fikir adamı..mükemmeliyetçi ve seçici..sert ama duygulu..içe kapanık..karamsar.umutlu.. Ateşten zehrini tattım bu okun,
    Bir anda kül etti can elmasımı.
    Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
    Kustum, öz ağzımdan kafatasımı
     
  2. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
    Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
     
  3. Necip Fazılı Anlamak İstemeyenler çok şey kaybediyor bence okumak istemeyenlerinde okumama sebebi belli siyasi her zamanki gibi bu tabuları yıkmamız lazım
     
  4. çok haklısın.necip fazılı okumak için milliyetçi olmak gerekmez.şu mısralari hangi siyasi görüşten olursan ol,takdir etmen lazım.:
    Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere;
    Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere...
     
  5. Ölüm Güzel Şey Budur Perde Ardından Gelen Haber,
    Ölüm Güzel Olmasaydı Hiç Ölürmüydü Peygamber.
     
  6. Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
    Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...
     
  7. Bir yürek, bir yürek, kutuda, tık tık...
    Korkarım, saat kaç diye bakamam.
    Son vapur kalkarken atlayamadık,
    Kapılar kapandı, vâdeler tamam.

    Ne oldu, ne bitti, anlayamadık:
    Zamandaymış meğer zorlanmaz mantık,
    O, her yaratığı yiyen yaratık,
    Bense öz beynini dişleyen yamyam.
     
  8. İlkokuldayken baştan sona ezberlediğim ilk şiirin şairi... Ne yazık ki zamanla bu şiiri unuttum. (Sürekli tekrar edilmeyen bilgiler unutulur tabii.) Sakarya Türküsü'ydü bu şiirin adı. Şiir sanatının siyasi boyutuyla hiçbir alakam yoktur, olamaz da. Anlamam zaten bu tip safsatalardan. Okurum sadece, ve okuduklarım bana birşeyler verebiliyorsa bu iş bitmiştir...
     
  9. SAKARYA TÜRKÜSÜ

    İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
    Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

    Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
    Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

    Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
    Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.

    Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
    Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat?

    Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
    Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;

    Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
    Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

    Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
    Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.

    Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
    Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..

    Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
    Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

    İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
    Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

    Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
    Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.

    Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
    Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

    Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
    Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

    Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
    Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

    Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
    Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

    Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
    Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

    Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
    Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

    İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
    Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

    Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
    Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

    Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
    Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

    Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
    Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

    Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
    Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

    Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
    Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

    Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
    Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

    Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
    Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
     
  10. Geldi ölümlü yalan gitti ölümsüz gerçek, siz hayat süren leşler sizi kim diriltecek?
     
  11. Fikrin ne fahişesi oldum ne zamparası
    Bir vicdanın kaçtır,bilemem hava parası
     
  12. DÖNEMEÇ
    Bir gündü, hava ılık
    Ve cadde kalabalık…

    Bir kadın sapıverdi önümden dönemece;
    Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince.
    Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim,
    Çarpıldım, sendeledim.

    Bir gündü mevsim bayat
    Ve esnemekte hayat…

    Dönemeçten bir tabut çıktı ve üç beş adam;
    Yalnız bir ahenk sezdim, çerçevede bir endam.
    Ve tabutta, incecik, o kadın var, anladım;
    Bir köşede ağladım…

    Aşkı ve ölümü en iyi anlatan şaiir
    şiirlerini beğenerek onlarca defa okumuşumdur..
     
  13. Katılıyorum.Tabuları yıkanlarda var mesela Can Dündar kitaplarında Necip Fazıl'ın şiir'lerini yazar
     
  14. Sokaktayım, kimsesiz bir sokak orrtasında;
    Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
    Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
    Sanki seni bekleyen bir hayal görüyorum.

    Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
    Bir benim, biride serseri kaldırımlar.

    İçimde damla damla bir koku birikiyor;
    Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler
    Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor
    Gözüne mil çekmiş bir ama gibi evler.

    Kaldırımlar, çilekeş yaşnızların annesi;
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
    Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
    Kaldırımlar,içimde kıvranılan bir lisandır.

    Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
    Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
    Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

    Ben gideyim, yol gitsin ben gideyim, yol gitsin;
    İki yanımdan aksın, bir Sel gibi fenerler.
    Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
    Yolumun zafer takı,gölgeden taş kemerler.

    Ne sabahı göreyim, ne sabahı görüneyim;
    Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
    Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
    Örtün, üstümü örtün, serin karanlıkları.

    Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
    Asla buz gibi taşlaralnımda bu ateşi.
    Dalıp, sokaklarakadar esrarlı bir uykuya,
    Ölse, kaldırımların sevdalı eşi
    ÇİLE
    Necip Fazıl KISAKUREK
     
  15. :D
     
  16. Sosyalist bir Necip Fazıl hayranı olarak üstadın sevdiğim bir şiirini de ben paylaşmak istedim.

    Akşamı getiren sesleri dinle,
    Dinle de gönlümü alıver gitsin.
    Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
    Yaşlı gözlerime dalıver gitsin.

    Güneşle köye in, beni bırak da
    Küçüle küçüle kaybol ırakta.
    Bu yolu dönerken arkana bak da
    Köşede bir lahza kalıver gitsin.

    Ümidim yılların seline düştü,
    Saçının en titrek teline düştü,
    Kuru yaprak gibi eline düştü,
    İstersen rüzgâra salıver gitsin.
     
  17. db

    db

    489
    2
    305
    nerdeyse bütün kitaplarını okudum büyük bir usta çok seviyorum...
     
  18. Ne hasta beklerdi sabahı
    ve ne taze ölüyü mezar
    Ne de şeytan bir günahı,
    seni beklediğim kadar...

    Geçti, istemem gelmeni,
    yokluğunda buldum seni.
    Bırak vehmimde gölgeni,
    gelme artık neye yarar!

    ne muhteşemdir benim için!

    bide bu var çok sevdiğim:

    Şu avrupalılar ne kadar medeni!
    Ne edep var ne haya çırılçıplak bedeni!
    Medeni olmak eğer açmaksa bedeni
    Hayvanlar avrupalılardan daha medeni!
     
  19. üstadın

    En sevdiğim şiir Sakarya Türküsü olsa da Üstadın şiirde geldiği en üst nokta bu şiirdir diye düşünüyorum artık. Bu şiir bir müslümanın dünya hayatındaki sürgünlüğünü ve dışlanmışlığını anlatır:

    ZİNDANDAN MEHMED'E MEKTUP

    Zindan iki hece. Mehmed'im lâfta!
    Baba katiliyle baban bir safta!
    Bir de, geri adam, boynunda yafta...
    Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
    Kavuşmak mı?.. Belki... Daha ölmedim!

    Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
    Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
    Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
    Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak
    Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

    Bir âlem ki, gökler boru içinde!
    Akıl, almazların zoru içinde.
    Üstüste sorular soru içinde:
    Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
    Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

    Bir idamlık Ali vardı, asıldı
    Kaydını düştüler, mühür basıldı.
    Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
    Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
    Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

    Müdür bey dert dinler, bugün "maruzât"!
    Çatık kaş... Hükûmet dedikleri zat...
    Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
    Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
    Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

    Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
    Sayım var, maltada hizaya dizil!
    Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!
    İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
    Urbalarla kemik, mintanlarla et.

    Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
    Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
    Yalnız seccademin yönünde şefkat
    Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
    Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

    Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
    Dakika düşelim, senelik paydan!
    Zindanda dakika farksız aydan
    Karıştır çayını zaman erisin;
    Köpük köpük, duman duman erisin!

    Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
    Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
    Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
    Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
    Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

    Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
    Tek nokta seçemez dünyada nazar.
    Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
    Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
    Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

    Ses demir, su demir ve ekmek demir...
    İstersen demirde muhali kemir,
    Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
    Garip pencerecik, küçük daracık;
    Dünyaya kapalı, Allah'a açık

    Dua, dua, eller karıncalanmış;
    Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
    Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
    Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
    İplik ki incecik, örer boşluğu

    Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
    Karanlığında nur, yeniden doğuş...
    Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!
    Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
    Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

    Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
    Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
    Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
    Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

    1961
     

Bu Sayfayı Paylaş