Raporluyorum

Şimdi artık 4 gün üst üste olmayacağını düşünerek, yani bugünü kurtardığımızı varsayarak, 3 gün üst üste nasıl olur da doğum günü denk gelir onu sorgulamaya başladım.

Ulan o 3 günün üçünde de sanki 3 ay sonra yiyormuşcasına büyük bir heyecanla pasta kesti ve 10 parmak yedi insanlar. Yine sanki 3 aydır fotoğraf çekilmiyormuş gibi 3 gün üst üste müthiş bir heyecanla fotoğraflar çekildi ve 3 gündür aynı şarkıyı söyleyen onlar değilmiş gibi aynı ihtirasla doğum günü şarkısı söylendi.

Yaş pastayla olan ilişkime daha önce başka bir raporun içinde kısaca değinmiştim, o nedenle tekrar yazmayacağım. Onu bir şekilde bertaraf ettik de şu fotoğraf olayında 3. gün zinciri kırmış bulunduk mecburen. 2 günü millet fotoğraf için toplanmaya başladığı anlarda salaktan su almaya gidiyormuş gibi yaparak kurtardım; fakat sonuncusunda yemedi.

Lan neyse, çekildik çekilmesine de, şimdi olay ne biliyor musunuz? O fotoğraflar facebook'a, carta curta yüklenecek. Herkes birbirini, nasıl diyor siz teknolojikler, "tag"leyecek ve elbette fotoğrafların altında bol gülücüklü geyikler dönecek. İşte, tüm bu koca geyik devranının tam ortasında da biri çıkıp beni işaret ederek şu soruyu soracak:

KİM LAN BU TAGSİZ MAL?

...

...

(Gülüşmeler)
 
Unuttuk mu sandınız, ne var ne yok köftehorlar?

Siz tabii anca yok jakım çıktı, yok atmosferik taşra metal için hangi manyetik, yok şu gitarı nerde boyatırız... Şöyle uzun ama aynı zamanda da kısa alternatifli bir tatil raporuyla dönüş yapalım. Buyrun;

Alternatif 1- Uzun yazıları okuyup da gözlerimi kaşındıramam, özet geç lan piç diyenler için özet:

Yürüyün Palamutbükü'ne gidiyoruz.

Alternatif 2- İş güç hafif ve/ya var ama ben bekletiyorum, anlat mk zaman geçsin diyenler için ise uzun hali:

Vermezler ama, verseler de istemem; sistemle uyuştuğum tek konu tatilleri taksit taksit kullanma, yani bir başka deyişle tek seferde 14 güne çıkamama durumudur. Nitekim öyle yaptım, hatta bayramla araya bir hafta koydum ki yıllık izinde kusana kadar gezip (kustum), bir hafta sonrasında gelecek bayram tatilinde herkes yollarda ve şehir boşken yatayım (yatacağım).

Tabii kendimden aşina olduğum üzere stratejik bir hatayla başladım; ailem buradaydı ve ayın 21'inde Gölcük'te katılacakları bir nikahın ardından Antalya'ya doğru yola çıkacaklardı... Dedim ben bunların dönüşüne denk getireyim, feribota atlar Yalova'ya geçerim ve onlar da beni oradan alır, devam ederiz... Bu planımı kendi salaklığım sonucu nikah sahiplerine duyurdum ve daha hatamı anlayamadan nikaha gelmem konusundaki ısrarlarla çetin bir mücadele içinde buldum kendimi.

Dik durduk, yerimizi koruduk, kurtulduk!

Her zamanki gibi ağlayan çocuklarla dolu bir Yalova feribotundan, "ya sabır ya selamet" sözcükleri eşliğinde inerken; Gemlik'ten zeytin alma ve babamın akşam namazını kılacak olması nedeniyle yaklaşık 11-12 saate dayanacağı kesin olan yolculuk için arabaya bindim. Bu arada, çok konuştuğu için bir 5 sene önce yemin ettim o varken araba kullanmamaya, hala daha tutuyorum bu yeminimi. Neyse; arkada yayıla yayıla giderim demiştim ki, annemin yufka yüreği dayanamamış olacak, nikahtan Antalya istikametine gidecek olan 2 tane teyzeyi de yanlarına almış olduklarını gördüm. Durumu anladım, sevaptır dedim. Dedim ama teyzeler 10 saat boyunca sürekli yemek yiyerek kendi alanlarında bir rekor kırdılar sanırım, çocuk zırıltılarından kaçarken poşet hışırtılarına yakalandık, o enteresan oldu. Ya teyzeler nasıl iş bu, bu nasıl yemek...

21'i gece Antalya'ya vardık, anam dünyayı getirmiş taşıdık, dedim skyrim böyle iş mi olur, sabah arar rezervasyonu iptal eder ve öteki gün giderim Fethiye'ye... Ama geçen arkadaşlarla konuşuyorduk, insan yaşı ilerledikçe daha az uyuyor, resmen çocukluğumdaki dedem oldum, çok hafifledi uykum hemen uyanıyorum. Kalktım o telaş sabahtan çıktım, vurdum Fethiye/Ölüdeniz'e. Birader o Fethiye kavşağında avucumun içi kadar Fethiye tabelası koymuşlar, bilmeyenin kaçırmaması garip olur. Yön özürlü biri olarak ben iki kere kaçırdım... Sonunda nihayet girdim Fethiye'ye, bence gayet basık ve sevimsiz.

Daha kötüsü tabela krizi devam ediyor, lan nerede bu Ölüdeniz tabelaları diye diye bulamadım, mecbur sorarak bulduk. Her taraf emekli İngiliz, bir de arabayı bırakıp sahile yaklaştım, ulan gayet dalgalı bir deniz, diyorum bu nasıl Ölüdeniz? Meğer daha ilerideymiş, turnikeleri de kurmuş babalar, yayadan kelle başı 6 lira alıyorlar. Deniz güzel ama orada da pek bir hareket yok, zaten o meşhur kısmın dışındaki kıyı şeridinde maşallah tüm tekneler kıyıya girmiş ve sintineleri/mazotları insanların ağzının içine içine boşaltıyorlar.

Ölüdeniz Hotel'de (güzel, sakin, 110 lira) kaldım ama sıkılınca 1 gecede çıktım. Bari kafayı kurtaralım deyip dışarı vurdum, demiştim her yer İngiliz. EPL maçları ve yayınlarından başka bir şey açamıyoruz abi diyor çalışan çocuklar... Benim ufak bir zevkim var; Becks yanında duble viski seviyorum, rakı-su misali. Baktım Becks var, viski de istedim, ulan resmen su bardağında ve taşarak getirdi, gözlerime inanamadım. İstanbul'da o orandan 3 duble rahat çıkar... Hal öyle olunca keyiflendim, getir kardeşim bir tane daha dedim, bu böyle gitti; madem öyle bu böyle olmayacak getir şu şişeyi dedim ve hayatımda 1 kere orta okulda (evet lisede bile değil) olduğum rezillikte sarhoş oldum, hala utanıyorum mk... O arada mekandaki İngiliz dayılarla Wigan-Ipswich maçını izlemeler, 200 metre yere taksiye binip adını söyleyememeler, odada kusmalar neler neler... Ulan olacak iş mi ya.

(Forum hatunları bakın olabildiğine şeffafım)

Neyse o olayın şokundayken sabah çıktım Datça'ya. Yolda geceden anılar kafama geldikçe böyle beynimi yiyorum kendime sinirlenmekten... Marmaris sonrası Datça yolları eskilerin anlattığına göre güzel ama kimi yerlerinde çalışma var ve mıcır dolu, dikkatli gitmek gerek. Toz duman filan da kalkıyor... Palamutbükü harbiden görülmesi gereken bir yer, akvaryum gibi şerefsizim. Ücretsiz girilebilecek yeri var ve uzun senelerdir Kaş'tan bile daha güzel olarak gördüğüm bir deniz oldu diyebilirim. Direkt oraya daha uzun soluklu şöyle 4-5 günlüğüne gitmek lazım aslında; ama ben kurtlu adamım işte, durduğum yerde duramıyorum. Güzel kare lazım öyle işe.

Gerçi Datça'nın marinasında bile deniz cam gibi, oradan belli ediyor kendini. Esasında Datça'ya yaklaşınca başlayan virajlardaki manzara efsane ötesi, Yunanlar nereye yerleşeceğini biliyormuş, şuradan bir bakayım derken adama kaza yaptırtır allah korusun... Ya bu arada nereye doğru giderken oldu tam hatırlamıyorum ama bir Göcek tüneli var, yeni açılmış sanırım... Benim bir başka huyum, nakit para taşımıyorum, her bokumu maaş kartımla görüyorum. Ama yola çıkarken al yanına biraz nakit dimi? Diyorum size ara sıra mallığım tutuyor... Yahu o tünelden bir çıktım, karşımda "nakit gişeler" ibaresi ile gişeler, bildiğiniz eski usül, HGS/OGS filan yok öyle... Kardeşin tekini dikmişler, o da paraları topluyor: 3.5 lira. Bendeki şok ise parayla satın alınamaz.

Ulan ne olduğunu anlamadan kendimi sırada buldum ve aynı şekil arkamda 6 tane araç birikti. Kurbanlık koyun gibi ilerledim, camı açtım, pos makinesi sordum ve o malum yüz ifadesini bekleyip girdim konuya: Kardeş; senede 1 hafta tatil yapıyoruz ve ben benimkine yeni başladım... Fakat yanımda, inan olsun yalnızca şu gördüğün 25 kuruş var. Eğer beni geri döndürürsen senedeki şu tek tatilim bombok başlamış olacak; fakat bir iyilik yapıp da geçirirsen sana duacı olacağım dedim. Belki biraz farklıdır ama böyle dedim yani. Ulan çocuk allahtan iyi biri çıktı da beni geçirdi, yoksa kaç kilometre geri gidip bankamatik arardım bilmiyorum.

Datça'da uyumayıp Marmaris'e döndüm, orası biraz şahsi orayı hızlı geçiyorum ama Marmaris çarşısı diye Armutalan'a girmeyi başardığımı (yine tabelaya atacağım suçu, o ne biçim tabela lan) ve çarşıda denizin baya çamurlu gibi olduğunu söylemek lazım... Akabinde İzmir'e geçip kokorece gömüldük zaten, bu kez tedbirli davrandım ve karaokeye çıkmadım :mal:

26'sında İzmir'den Antalya'ya basıp arabayı bıraktım ve yılın onca gününden uçuş için fırtınanın koptuğu günü seçmişiz; 28'i sabahı pist üzerinde Asena misali sağa sola kıvırarak inen bir uçuş şekli yaşadık. Bu arada beyler çok dikkatli olun, gerçekten yollarda adım başı çevirme var ve 3-4 kilometreden filan alıyor. Öyle yolda da kesmiyor, geçen ay peder yedi, adrese gönderiyorlar. Ben dikkat etsem de acaba yedim mi diye düşünmeden edemiyorum. Geçerken o memurlardan biri sanki gülerek mi baktı ne...

Toplamda uçak dönüşü hariç 1150 kilometre yol, 5 gün desek yeridir. Yol, tek başına yol ara sıra güzel bir şey gerçekten. İzmir'de sağolsun Karşıyaka ve Göztepe tribününden arkadaşlar ağırladılar, Mendoza'nın da kulaklarını çınlattım içimden, Karşıyaka-Altay maçını izleme fırsatı bulduk; bildiğimiz bestelerde hakkını vererek bağırdık.

--

Dönüşle beraber işin uçak kısmına geleyim, az önce bilet aldım oradan çağrışım yaptı.

Uzun zamandır Sun Express ile gider gelirim, son zamanlarda fiyatları biraz arttırdılar gibi. İkidir hatta üçtür Pegasus ve Atlas Jet'e yöneliyorum, demin de öyle bakınırken 5-7 Aralık tarihlerini gözüme kestirdim; Sun Express'te 145 lira olan gidiş-dönüş bileti Pegasus'ta 92 liraydı, oradan kaptım...

İstanbul Havalimanlarında Havataş servislerine yine zam gelmiş, Sabiha Gökçen-Taksim 13'tü 14 yapmışlar. Pazar günü geldiğimde 13 lirayı hazırlamış otobüsün içinde beklerken, paraları toplamaya gelen arkadaş 14 lira dedi. Yine mi zam geldi, vallahi güzel zam yapıyorsunuz dedim; 2 saniye yana dönüp sonra tekrar bana baktı, bu mazot fiyatlarına 2 senede bir zam normal dedi.

Aha işte tam o lafla ben orada delirmeye yaklaştım, açtım ağzımı.

Ya yanlış biliyorsun ya da size yanlış öğretiyorlar ve topluca yalan konuşuyorsunuz; aynısını 2 ay önce zam yaptığında İETT söyledi, 2 senedir fiyatlarda düzenleme yapılmıyor diyerek %10 zammı yaptı; ama kayıtları açıp baktık, henüz zam olalı 1 sene 7 ay civarı olduğunu gördük. Düzenli gidip-geliyoruz, siz bu ücretleri 13 lira yapalı 1 sene 7 ayı bırak 1,5 sene bile olmadı dedim.

İnsanları gerçekten aptal yerine koyuyorlar, cinnetlik olmak çok kolay, bu halka istediğimiz gibi koyarız, onlar da "vardır devletin bir bildiği" der ve susar diye bakıyorlar... Ulan sen orada çalışan insan olarak bile, içinde olduğun halkı değil de o ismi lazım değil şirketini savunuyorsun, hem de haksız yerde.

Yazık lan bize, valla yazık. Mutlu ve enerjik başlayıp sinirli biten bir rapor oldu ama yapacak bir şey yok.
 
Son düzenleme:
Ben de öyleyim lan düdük, hak veriyoruz başka bir ima yok. Bunun bir üst versiyonu olarak, yakında kim oynadı termostatın ayarıyla diye evin içinde dolanmaya başlarız zaten ahah.

Sen asıl döndükten sonra güzelce raporlamazsan o zaman imanın da ayarın da kralını veririm ben sana.
 
* Kaldığım yerden devam ediyorum: Bu hız olayı sıkıntı. Son 3 ayda 2 sefer Antalya-İstanbul-Antalya yapan babam 2 sefer ceza yedi. Sinirlendim, yahu niye uymuyorsun kurallara, niye basıyorsun dedim. Duramıyorum, sıkılıyorum basıyorum diyor. Ya arkadaş sanırsın üniversiteye yeni başlamış da altına araba çekmişiz... Ne yapacağız bilemiyorum. Öyle eskisi gibi yolda filan da çevirmiyorlar, yazıyor plakaya yolluyor evine.

* Gereksiz hıza gerçekten hiç tahammülüm, affım yok. Daha geçen hafta bayramdan hemen önce, Antalyalı arkadaşlar Komaş'ı bilir, onun önünde kansızın teki 20 yaşında gencecik bir çocuğa vurdu ve kaldırıma kadar fırlattı, ardından bastı kaçtı. Çocuğum olsa bir hız yapıyor diye, bir de kumar oynuyor diye döverim. Net. Umarım o allahsızı yakalarlar, şu kameralar bir işe yarasın.

* Kafayı kazıtıp sakal bıraktım. Bayramdan önce pitbull naber dedi biri ofiste. Dedim iyi senden naber. Dün geldim yine aynı soru, bu sefer başka biri. Sonra biri daha geldi, bir melodi ıslıklıyor, bilmiyorum nedir. Olum dedim kafayı kazıtmakla pitbull cinsi köpeğin ne alakası var? Meğer popçu varmış pitbull diye. Meşhur da bir şarkısı varmış, onu çalıyorlarmış ıslıkla. Hah dedim, bir popçu güdümlü lakabımız eksikti... Benzettikleri herife bak ya, kulüpte güneş gözlükleriyle dolaşmalar filan.

Bu bağlamda; lakabı T-Bone olsun isteyip de, Coco the Monkey ile kalakalan Costanza abimiz asla ve kat'a yalnız değildir (1000 Seinfeld'ci 10.000 Friends'ciyi yok eder, o kadar).

* Yıl 2014; IPhone 6, FIFA 2015, NBA 2K15 çıktı. Sanctuary 25 sene sonra toplandı albüm kaydetti. İngiltere'de bir kadın kendi kendiyle evlendi. Ama bu ülkede halen daha EBÜÜBEĞĞĞĞ kornası var, dahası onu büyük bir zevk ve ihtirasla çalan var ulan. Dün akşam Mecidiyeköy'de tam yanımdan geçerken çalıp da aklımın çıkmasını sağlayan o deyyusu buradan selamlıyorum. Biz niye böyleyiz? Daha önce bu konudaki tahminimi yazmıştım; sanırım coğrafi ve kültürel konumumuz itibariyle senelerdir çok övündüğümüz o "doğu-batı sentezi" olayı bizde ters tepmiş durumda. Arada kalmışız, Araf'ta. Ve bunun farkında değiliz.

* Medya azıcık delikanlı olsun da, şu doğum günü kutlaması için kesilen pastaları, "X için pasta kesildi" veya "X'in doğum günü kutlandı" gibi sade başlıklarla versin. Bırakın lan artık bu "X'e sürpriz doğum günü" ayaklarını... Dün Demirören'i pasta yerken gördüğüm karenin üzerinde yine o allahın cezası başlığı görünce dayanamadım artık. Ortada hiç haberdar olunmayan, meydana çıkınca heyecandan ve mutluluktan ölünen, göz yaşlarına zor hakim olunan bir durum yok.

Kulübü doğum gününde gerekli ilgi ve alakayı göstermediği için açık açık trip atan Yaya Toure, sen ne delikanlı adammışsın meğer.

* İçtiğim dönemlerde illa ki ben de yapmışımdır; ama elimden geldiğince dikkat etmeye özen gösterirdim. Şimdi bıraktım bırakalı, durumun iğrençliğinin farkına daha da yoğun derecede vardım: O son dumanı üfleyip de toplu taşımaya binmeyin ya. Belki anlamıyorsunuz ama resmen leş gibi kokuyorsunuz. Otobüse, minibüse binmeden evvel içmeyiverin şu sigarayı... Unutmayın ki biz 65 kişilik araçlarda 135 kişi seyahat edilen bir ülkenin çocuklarıyız.
 
Sözlerime öncelikle Küçükçekmece belediyesine küfrederek başlamak istiyorum.

Lan oğlum ruh hastası mısınız, psikopat mısınız, ne ayaksınız lan siz? Ömrü hayatımda sınırlarına 2 kez, evet 2 kez girdiğim ilçenin belediyesi, nerden bulmuşsa numaramı ele geçirmiş; kanka şu gün piknik yapıyoz/bugün şurda mangal var gel bak diye kısa mesaj atıyor. La havle vela kuvveten illa... 1 seneyi geçti ya nasıl bir azimmiş arkadaş bu sizdeki.

Ardından gündemin diğer maddeleri;

* Bu noktada, havaların da hafif soğumasından mütevellit, boğazlı kazak veya yünlü kumaşları giyebilenleri ellerim kızarırcasına ayakta alkışladığımı bir kez daha belirtmek istiyorum. Bak o boğazlının düşüncesi bile dolaba kafa atasımı getiriyor.

* Yolda yürürken müzik dinlemek dünyanın en güzel şeylerinden biri, her gün en az 1 saat 15 dakika civarı yapıyorum ve zihnini rahatlatıyor insanın. O an kafada o soloyu giren benim ya, var mı tersini iddia edebilecek bir kul?

* Kahveden şekeri kesince mutlu olacak, kahvenin esas tadını almayı bunca sene kendi ellerinizle engellediğiniz için bizzat kendinize küfredeceksiniz.

* İlk mevzuya geri döneyim... Boğazlı kazak/yünlü kumaş olayını takdir etmekle birlikte, tam tersi tutulma durumunda olduğum bir şeyden bahsedeyim kısaca. Ki günümüzün en yaygın giyeceğidir bu bahsedeceğim: Gömlek. Yani kişiyi olduğundan şişman gösteren, düğmeleri yüzünden giyilmesi uzun süren ve otobüsü kaçırtan, sağdan soldan toplanıp çıkarak adamı delirten, hemencecik kırışan ve o lanet yakasıyla yazları ecel terleri döktüren bir materyali hayatın en geçerli ve şık giyeceği konumuna getirmek de ancak ve ancak insan denen canlıya nasip olabilirdi.

Kahrolsun gömlekler ve tüm kravatlar.

İmza

Ben kendim.
 
dün işten eve gittiğim güzergahta acaip bi trafik vardı, tem'de mahmutbey taraflarında kaza olmuş, malın biri otoban'da geri geri gitmeye çalışıyormuş, arkadan tır mı ne geliyomuş, bu geri geri giden hıyara çarpmamak için direksiyonu kırıp başkalarına çarpmış, ordan zincirleme çarpan çarpana, ölüm olmaması sevindirici de o geri geri giden adama ne yapmak lazım onu bilemedim. trafik mesai çıkışından 2 saat önce olmasına rağmen mesai çıkışında bile çevredeki bütün yanyollar, tem'e bağlanan yollar, v.s. hepsi kilitti, ben de servisi bi yere kadar kullandım sonra dedim inip yüriym eve lan, uzun zamandır da yürümüyoz iyi olur.
sonra aklıma müzik dinlemek geldi, olm şu kulaklıkları kulağa takıp nasıl dinliyonuz yaw, her defasında patır patır düştü, hiç bana uyan birşey değil, olmuyo yani düşüyo, çok zevkli birşey olduğunu tahmin edebiliyorum ama kafadan montalı kulaklık alana kadar anlayamayacağım bu olayı :)

bu arada boğazlı kazak giycek kadar da değil be abi napmışlar onlar öyle :)
 
Şimdiyi demiyorum, genel olarak giyilen boğazlı kazaklardan bahsediyorum : )

Ayrıca, bu düşer;



Bu düşmez;



Trafiği de ben artık anlayamaz hale geldim, anlamaya çalışmayı bıraktım. İşten çıkıyorum, saat 18.00-18.15 civarı yol nispeten boş ve otobüslerin içi rahat. Spora gidip 19.45-20.00 civarı çıkıyorum; trafik çıldırmış ve otobüslerin içinde bırak iğne atmayı nefes alacak yer yok.
 
Kulak içi kulaklık düzgün şekilde kulağa takıldığında düşmez. Çok zor alıştım ama dinlediğin müziği dış seslerden izole edip en iyi sesi veren de o oldu.
 
abi bende tam bu "düşmez" dediklerinden var ama patır patır düşüyor valla, haa şunu da belirtiym bazen oturarak dinlerken de düşüyor, benim kulaklarda sorun olması olası :)
kafadan geçirmelileri sevmiyorum, bi müzik dinliycem diye tipten tipe giremem, en güzeli aslında şu kulak şeklinde olanlar var ya onlar, düşme olasılığı sıfırdır herhalde.
 
Ooo, patladık mı?

Ayrıca sensin lan kulak faşisti. Ben kulaklarımın içinden çok sorunlar çektim çocukken. Öyle kulak çöpünü bastırır gibi kulaklık takamam ben ve takamaz benim gibiler.

Kulaklık kablosu kısa gelip aşağı baskı uyguluyor olmasın, ona dikkat et (hala zorluyorum) :D
 
abi ben ilkokula giderken peder sağolsun bi sony walkman almıştı, o döneme göre benim gözümde uzay mekiği gibi birşeydi lakin kulaklıkları acaip büyüktü, sanırım o kulaklıklar benim kulak deliklerini açtı abi (yeminle kendimden iğrendim şunları yazarken :) )
ulan ben o walkmanla bir süre metallica-ride the lightening'i, iron maiden-killers diye dinledim daha yeni metal dinlemeye başladığımız dönemlerde. benden 4-5 yaş büyük bi kuzen var, yaşımız 11-12, o benden 4-5 yaş büyüktür, o dönem grup kurmaya çalışıyo, bas mas çalıyodu, bir sürü çekme kasedi vardı, ne zaman onlara gitsem her gidişimde 3'er 4'er kaset yürütüyodum, bir gün yine bi avuç doldurmuşum kasedi poşete, bi baktım üzerinde iron maiden yazıyor, ismini çok duymuşum ama hiç dinlememişim, eddie falan var üzerinde canawar manawarlı çocuk aklı daha bi cazip geldi, aylarca acaip haz alarak dinlemiştim iron maiden diye, ulan ilerleyen yıllarda for whom the bell tolls fenomeniyle tanıştık tabi, ulan diyorum bu metallica değil maiden aq, sonra o acı gerçekle tanıştık, yavşak kasetleri karıştırmış, bizim killers meğerse ride the lightening imiş ahahaha :)
 
Ahahah bomba hikaye. Durun bir de İspanyol stayla güleyim: Jajajajaja

Ne kadar sonra öğrendin o gerçeği bilmiyorum ama hakikaten güzel bir anı olmuş : )

O Sony walkmenleri ve kulaklıklarını hatırlıyorum. Kuvvetle muhtemel benim o tarz kulaklık alışkanlığım da o walkmenlerden geliyor. Cuma günü benim kulaklığı sende bir deneyelim, Tüyap'a kadar bir tur atalım bakalım düşüyor mu :D
 
o walkman benim için ilah gibi birşeydi yaw, çıkardığı sese hasta oluyodum, hele yeni sıfır pil taktığım zaman daha iyi ses çıkarıyo gibi geliyodu çocuk aklımla, belki de hakkatten öyledir lan çünkü pilin bitmesine yakın saçma sapan ses bozuluyodu ahahaha :) kulaklığı baya büyük hacimliydi ama, büyük ihtimal benim kulakları o bozdu abi :)
valla bu killers-ride the lightening trajediyle ne zaman yüzleştim tam hatırlamıyorum ama gerçeği öğrendiğimde bildiğin aldatılmış gibi hissetmiştim kendimi, dünyam yakılmıştı aq, bir de o kadar küçük yaşa göre maiden dinlemenin bi havası vardı, herkes metallica dinliyodu, benim bi ayrıcalığım olmalıydı :) ama gel gör ki feci sıçtık sonra.
dediğim gibi bizim jenerasyonda bi ara aniden bi for whom the bell tolls furyası ayyuka çıkmıştı, herkes bi anda sanki bu şarkıyı dinlemeye başlamıştı, biz de ister istemez o furyanın içinde bulduk kendimizi, dinleye dinleye "hassiktir" olmaya başladık tabi, yanlış hatırlamıyorsam sonra yine gidip kuzenden bi hakiki ride the ligtening almıştım galiba, ikisini kıyaslayarak o acı gerçekle karşılaştık diye hatırlıyorum muahaha sonra ver elini sepultura-arise :)

önceden de denedim abi düşüyor valla, deneriz yine farketmez ;)
 
Fıkra anlatmak, herkesin yapabileceği bir şey veya yoksa kişinin sonradan edinebilmesi pek olası bir özellik değil. Ne bileyim, top kontrol etmesini bilmiyorsunuzdur ama bilen birisiyle çalışırsanız öğrenebilirsiniz. Fıkra anlatmak öyle değil; anlatırsınız, anlattığınızı sanarak kalakalırsınız valla.

Bir benzeri, gördüğün herkesle selamlaşmak.

Günlerden bir gün, yolda yürüyorum. Karşıdan bir kız geliyor, okuldan tanıyorum, yanında da anası olması muhtemel biri var. Öküzlük etmeyeyim, şunun şurasında birbirimizi tanıyoruz, yan yana gelmek üzereyken selam vereyim dedim. Verdim. Kız dönüp bakmadı lan. Vay mnaki dedim, kendimi kötü hissettim... Ama işin temeline bakınca, isteyerek değil, kabalık olmasın diye yapmıştım bu işi. O yüzden belki sesimi duyuramamıştım bile, kim bilir? Bana kalsa, belki biraz ilkel bir düşünce tarzı ama; zaten okulda sürekli gördüğüm kişi deyip yoluma devam ederim. Toplumsal yapının geleneklerine boyun eğmiş ama becerememiştik, duvara tosladığımızla kalmıştık.

O gün bu gündür, bana selam verenle konuşurum, çok samimi değilsem yolda yürürken çevremde kim var kim yok dikkat bile etmem. Yoluma bakarım, yürümeme odaklanırım.

Samimi çevrenizle zaman zaman replikler üzerinden konuşma durumu var sonra. Sanırım çoğu kişi yapar bunu... Geçen yemekten sonra millet çay-sigara yapıyor, yanaştım yanlarına ben de mandalina soyuyorum. Yolun karşısında bir kaniş köpeği, 2 tane büyükçe sokak köpeğine saldırmaya çalışınca, gayri ihtiyari, tutmayın küçük enişteyi salıverin gitsin diye çıktı ağzımdan. Sonra ortama bir sessizlik çöktü. Ulan tamam ultra samimi değiliz ama bunu nasıl anlamazsınız ya. Hay bin kunduz.

Bu son anlattığımın kötü kuzeni ise, yine orta şeker samimi olunan bir ortamda, müstehcen espri vagonuna atlamaktır. Benim bir tane spor için 1 litrelik su şişem var, akşamları şirketteki sebilden 17.30 gibi doldurmak için çıkartırım çantamdan. Arkadaşların da, "ucundan" katıldığım bir "müstehcen espri grubu" mevcut. Ben az katılım göstermekle birlikte, daha çok bunları izleyip gülüyorum. Beceremem çünkü pek, herifler birbirlerine bir laf atıyor; 30 senelik kaleciyim senin gibi top görmedim filan ahaha. Genelde izlemesi daha zevkli, neyse... Ulan dedim, her şeyin bir ilki var, hadi şu katılım oranımı arttırayım.

Şişe masanın üzerinde duruyor, arkadaşlardan teki, hacı bu senin mi dedi. Benim cevabımı beklemeyen diğer arkadaş; onun onun, ooo onla neler yapıyo bi bilsen diye yapıştırdı. Kendi kendime, oğlum dedim, işte katılım oranını arttıracağın o an...

Doğru diyo; ama ben boşken yapıyorum, bu da eski sporcu, o doluyken alıyor; hem ters hem düz dedim. Bu kez bir kahkaha koptu ama bir terslik var: Kafalar aşağı eğildi, gözler birer saniye arkama doğru baktı. Yarım nano-saniye "mngtnskym biri mi var lan yoksa arkamda" diye düşündüm ve gerçekle yüzleştim.

Hanım hanımcık bir kız, gelmiş masama yanaşmış, bir evrak bırakıyor. Ya kızım böyle sessiz yaklaşılır mı Batman gibi? Ulan çok utandım. Hemen bir Hollywood klişesi olarak, ne zamandır buradasın, ne kadarını duydun? demek suretiyle durumu kurtarmayı düşündüm fakat kız resmen şokta, suratından belli. Yani bunlar demek tüm gün bu odada böyle şeyler konuşuyorlar ifadesi gayet net hatlarla surata yerleşmiş. Baktım o ifade silinecek gibi değil; ver dedim ya, ver evrakı sağol.

Bazı şeyleri zorlamamak lazım. Kız istiyor diye şaklabanlık yapılır mı lan? Piçi seviyorlarsa piçe gitsinler, üzüleni skym, olur ama bizden her zaman piç olmaz. Yani mahallede top oynarken yan apartmanın tellerle ayrılmış bahçesine kaçan topu o tellere rahatça tırmanarak alacak olan atletik çocuk sen değilsin, bu bir handikap değil ama değilsin işte. O tellere tırmanmaya çalışınca ya dengeni kaybedip yarı yoldan dönüyorsun, ya da tepede taşakları sıkıştırıyorsun.

Şimdi ben o kızı kahve alırken filan görürsem ne yapacağım lan. En iyisi "that was my evil twin" şekli Peter Griffin'in izinden gitmek. Evet evet.
 
* Şimdi efendim, kabul ki biraz mendeburuz filan; lakin öte yandan genelde tutarlı biri olduğumu da düşünüyorum. Sigarayı bırakıyorum diye 1 kere dedim mesela, götüm başım oynamadı, triplere girmedim bıraktım. Genelde dediğimi yaparım-yapmaya çalışırım. Allah halen daha liseli gibi sigara içmekte olan aileme de bırakmayı nasip etsin, amin.

* Gece karanlıkta okumak için bir başucu lambam var, tutacaklı mutacaklı böyle. 2 gece önce yatağın üzerine, kafamın hemen yanına koydum, artık ne yayıyorsa ortalığa anında ağrı yaptı başıma. Ki baş ağrısı pek bilmem. Oradan hareketle, her an elimizdeki/cebimizdeki bu cep telefonları neler yapıyor allah bilir. Şu aletleri gece yatarken odanızın uzak noktalarına koyun abiler-kardeşler, kafanızın dibinden uzak olsun en azından. Kardeşimi en sık uyardığım konulardan biridir, bir türlü alıştıramadım.

* Twitter dediler, kafamı sktiler, açtım; daha 2. günü o Nur Yerlitaş mıdır nedir onun beğenmeme suratını yapmak suretiyle bakmaya başladım ekrana. 2 hafta geçti, yok babalar benlik değil bu dedim, kapadım. Ondan sonra sıra instagrama geldi; twitter kadar olmasa da ilk başta buna da biraz dudak büker gibi oldum (kanımıza işlemiş) ama biraz kurcalayınca hoşuma gitti gibi sanki, deneme sürecini devam ettirme isteğindeyim. Fena değilmiş yani; gevezelik yok, kareler konuşuyor.

* Günlerden bir gün yine mendeburca spor yapıyorum... Tam benim mp3 çalayırdaki müzik arasına denk geldi, o şekil duydum, salonda çalmakta olan şarkıda şöyle diyor: "I ain't never seen an ass like that"... Yani Eminem biraderimiz diyor ki; "aga ben ben olalı böyle göt görmedim". Aaaa; bir de baktım ki salondaki kızlar oğlanlar hepsi tempo tutup bu şarkıyı dinleyerek sporlarını yapıyorlar.

Dedim benim bu noktada olaya müdahale etmem lazım.

Herkes sussun şıkşıkşık! diye bağırdım hemen. Bana doğru döndü tüm salon. Ardından, gayet memnun ve mutlu şekilde eşlik ettikleri bu şarkıda ne söylendiğini bilip bilmediklerini sordum. Çünkü aynı güruhun, bu şarkı Türkçe olsa bırak tempo tutarak spora devam etmeyi, "ay ne diyoo hiii (kızlar)/vay şerefsiz bu nasıl söz yazmak lan (oğlanlar)" diyerek tepki gösterip şarkıyı değiştirteceğine dair inancım tamdı.

Bu minvalde ok yaydan çıkmış, bana boş boş ve mana veremeden baktıkları sırada hepten gaza gelerek bench-press aletinin üzerine çıkıp daha da yüksek sesle bağırmaya başlamıştım bile:

MADEM ÖYLE, ZAMANINDA CARTEL'İN SUÇU NEYDİ LAN BU ÜLKEDE, DÜRRÜKLER?! DOĞRU DÜRÜST KÜFÜR BİLE ETMEMİŞTİ ADAMLAR!

Şaka lan şaka, böyle olmadı tabii.

Bu şarkıyı 2 ay önce filan duydum. Geçtiğimiz günlerde de, küfür edebildiğini yeni yeni idrak etmeye başlayan ufak kuzenim, "gel abi sana bi şarkı dinleticem afagfgfagagss" diye yanına çağırdı, bu şarkıyı dinletti. Gerçi iyi oldu, şarkının devamında baya birilerine sallamış Eminem, oraları bilmiyordum. Düşün şimdi bu ülkede Fuat (mıydı?) çıktı, "Boyz anılar - soytarılar" dedi de, daha saniyesinde hem de canlı yayında daldılar herife.

Peki ya şarkı sözlerine bakarak Jessica Simpson'ın yavuklusu olduğunu düşündüğüm Nick kardeşimiz ne yapsın? HA, SÖYLEYİN NE YAPSIN? Moderin Amerikanya toplumu dinamikleri içine bir de "zengin ve mezhebi geniş selebriti" titri eklendiğinde, bu laflara gülüp geçmek ve bir davette cartta curtta karşılaşsa, "vay Eminem kardeş gel öpem" demek durumunda gibi gibi sanki.

Olum yalnız şarkı çok matrak lan, dinleyip dinleyip gülüyorum kaç gündür. Star Wars Imperial March olan alarm melodimin tahtına aday yani, o derece.

 
Son düzenleme:
Üst