Kahraman Tazeoğlu

“Aynı suda ikinci kez yıkanmak imkânsız değil, boğulmakmış!”

Yalanlarınızın eline bakarken gözlerim, dürüstlüğünüzü bana gösterdiniz. Size inandım. Size hep, inanırdım! Dürüsttünüz. Ve acımasız! Öldürmeyi canıma ödül sayıp, beni kendi hatalarımla vurdunuz. Serseriliğimi, sessizliğinize dinleyici yaptınız. Sustunuz! Günlerce… Konuşmadınız! Aylarca… Daha yanacak yanımın kalmadığını anladığınız da, çıkıp geldiniz. İçimin içine… Asıl yerinize, asilce oturdunuz. Gitmeleri silmiştiniz. Size inandım. Size, hep inanırdım!

“Aynı suda ikinci kez yıkanmak imkânsız değil, boğulmakmış!”

Gördüğüm yüzünüze, suların durgunluğunda bakmışım meğer. İlk gel-git’te gideceğinizi bildiğim halde. Kandım gelmenize. Kopardığım ilk fırtınada gittiniz, gelen dalganın gitmesini beklemeden gittiniz! Her şeyinizi alıp da gittiniz. Hiç gelmemiş gibi, gittiniz!

“Bilmediniz”

Şüpheleriniz, beynimi kemirirken ‘senaryo yazıyorsun’ dediniz. Şüpheleriniz, içimi çürütürken ‘zaman’ dediniz. Şüpheleriniz, artık belimi bükerken, yüzüme kapılar çarptınız! Beni, kendi gözümden düşürdünüz. Acı çekiyordum. Ne acı ki, acı çektiğimi canınızı yaktığımda anladınız. Ve daha acı ki, sizin canınız yanınca, benim canım daha çok yandı!

Ben kelime kelime kim’lere ulaşırken, ‘neden’ yoktu Lügatinizde. Sormadınız! Nasıl’ın açıklaması, gereksiz bir tartışmanın açılışıydı sizin için. Çelişkisiz karakterinizle, içinizin rahatladığı son’a vardık. Sonuç: Dudaklarınız arasından çıkan sonsuz suskunluk…

“Şimdi”

Bu hiddet benim! Kimse sahiplenmesin! Bütün suçlar ‘yine’ benim! Kimse, nezaketini araya verip, suçtan pay çıkarmasın kendine! Nesnelerinizin, kelimelerinizin, zamanınızın, sevginizin ziyanlığına yanmayın! Hasarı tespit edin yeter! Bedelini, fazlasına canımı ekleyip ödeyeceğim! Sıyrılıp çekilirken aranızdan, ‘üstüm kalsın’ diyebileceğim! Meğer siz, nasıl da yetermişsiniz size! Bilemedim… Sağ olun, sizi sevmeme izin verdiğiniz için ve beni sevdiğiniz için… Üstüm kalsın!

KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
ARAZ


"Yalnızım çünkü sen varsın"

"gel" desen gelirdim
gittiğin uzakta bendim
dağ gibi bir ihanetten düştüm
bu kendime son gelişim

ölümbaz öpüşler kusuyorum ceplerime
kendimi suçüstü yakalıyorum
ve kentsizliğimin isimsizliğini
Araz´a uyak düşüyorum
gözlerime senden düşler sürüyorum
ıslak bileklerim kan bayramına yatıyor
bana en büyük tehdit yine ben oluyorum
sonra bir durağa yaslanıyorum
sonra bir kente
ve sen gidiyorsun
ben kanıyorum
diyorlar ki "kendini dinleme hiçbir şey söylemiyorsun"
oysa "gel" desen gelirdim biliyorsun

yorgun Haliç´e biraz inat
biraz ihanet bırakıyorum
ellerinden bir tedirginliği bir tehdidi avuçluyorum
aklıma düşüyorsun
düşüyorum
düşünce
üşüyorum
azgın hüzünlerle körlüğüme göçüyorum
ayrılığın saati kaç geçiyor bilmiyorum
yalanlarımla bir hiçlikteyim
beni içinden kaç

bu kentte her yağmur kendini ağlar
aklıma düşsen yalnızlık oluyorum
ağzımdaki uykudan öpmüyorsun nicedir
nerde kimi üşüyorsun
artık kendini yakan bir ateşim
kendimize birbirimizden düşler yapamıyoruz
şimdi boş duraklara yaslanıyorum
boş kentlere
oysa "gel" desen gelecektim

gün düşlerime dönüşlerimde
bakışın içiyor beni gözlerimden
gövdemi düşürüyorum güz yavrusu duraklara
uzaklığına uzanıyorum
sevdiğin sonbahar geçiyor üstümden
ama artık hiçbir göğü içmiyorsun dudaklarımdan
yıkılıyorum şarkılara
"kimseler biliyor"
yalnızlık dostumdu
şimdi korkum oluyor
oysa "gel" desen gelecektim

artık her şey kımıltısız bir geceye dönüşüyor
güz artığı saçlarımda oynaşan sensizlik
göz karana yenik düşüyor en korkak yanlarımdan
kendimi yitirdikçe sana gidiyorum
göbek çukurumda sobelere karanlık uyutuyorum
düş satıcısı ispiyoncu bir ihtiyarın insafına kalıyorum
uysal yalnızlıklar satın alıyorum
gülüşümle ödeyerek
ve içimde yalancı bir katil taşıyorum
yeni utançlar biriktiriyorum eski günahlarıma
cüzamlı ruhlar cehennemine gidiyorum ben
kirli sözlerimi temize çekme
oysa "gel" desen gelecektim

gözlerim ihanete ihbar taşıyor
kuşkulu bir cinayeti fısıldıyor kaşlarına
sözü namluna sürmelisin şimdi
en yaralı yanımdan vurmalısın beni
çünkü uçmak düşmeyi göze almaktır

avlunda bıraktığım az kullanılmış intiharları deniyorum
ne vakit nikotinli ellerinden yola çıksam
susuşuna kan döküyor gözlerim
sen gözüne çiğ kaçtı sanıyorsun
oysa bilmelisin Araz´ım
kimsenin içi görünmez
ve hiç bulamadıklarını
asla yitiremezsin
bak şimdi aramızda sessiz kalıyor
söylenecek bütün sözler

her sabah akşam oluyorsun
alnından ellerine damlıyorsun
yüzündeki yağmurla iniyorsun kente
içine dert oluyorsun kentin
dışına yağmur
yüreğinde dağılıyor kristal şehirler
duvarların kan öksürüyor
ve sen
başkalarının gözlerini
yüzümde aramamayı öğreniyorsun
beni bir durağa yaslıyorsun
beni bir kente
gidiyorsun
oysa "gel" desen gelecektim

susmak en inatçısı olmaktır yalnızlığın
en susmakta neydi öyle
sen en dinlerken
biliyorum Araz´ım
insan kendini bulmamalı, hep aramalı
gittiğin yerden başlıyorum öyleyse
gece cinnetlerimi de alıp yanıma

denize bakmayı bilmeyenler
bir gün mutlaka boğulur
işte bundandır gözlerinden kaçışlarım

siz hiç yar saçının bir telinden kendinize gurbet yaptınız mı

ben şimdi gurbetim
içimde taşıyorum
heba olsa da senlerce yılım
oysa "gel" desen gelecektim

ömrümden düşürdüğüm sol anahtarlarına takılıyorum hep
ve hayat yüklü kamyonlar geçiyor üstümden
şairler ölüdür derler
inanmıyorum


en karanlık ceketimi giyiyordum
ışığa kördüm çünkü
şimdi ise güneşe ilerliyorum
dirilmek için

kimliği paslanıyor eski bir anarşistin
gecenin kör gözünden utanıyorum
hadi bana en militan kelimelerle saldır
batır içime cümlelerini
beyhude bir dehşet bırak
hak ediyorum

gizlilikten ölmek üzere olan bir akrep sızıyor içime
can kaybından ölüyorum
cenazemde namaz kılacağım
zan altındayım
yalanıma inanıyorum

yorgun söylentiler kanıyor solgun yaralarımdan
kırılır mı bilmem hüznümde taşıdığım kin
kinim kendime
susuşum sana
küsüşüm tüm dünyaya

üstü kalsın ihanetimin
"gel" desen gelecektim

yine bir tren geçiyor içimden
sen kesiliyorum gülüşümün karşılığı
saçların bir rüzgarın öyküsünü taşıyor
görmüyorum söylemiyorsun kırılıyorum
hiçliğimin etleri yolunuyor şizofrenik bir gecede
sana bir öykü çıkarıyorum ağzımdan
süsle beni ey aşk
geçtiğin yerleri öpüyorum

yarısı yanık bir aşkın küllerini taşıyorum
dişlerindeki nikotin tadı terkimde
sirenler ve ateş hatları içip
sesini peydahlıyorum kendimden ve kentimden
ıslak ceplerimi buluyorum el yordamıyla
yasadışıyım
tutukla beni gözlerimden

kalemim bitti yitirdi şiirini şuur
öldü kanımdaki mürekkep balığı
solumdaki sise intihar etti intiharlar
bir aşkı kaça katlayabilirdi ki ezik bir yürek
yaşamak için geç bir zaman
ölmek için ise erken

çok davullu bir senfoni sürçüyor
dikiş tutmaz ayrılığımda
kirpiğinden yapılma bir darağacına
geceyi asıyorum
yoksun
bu yağmurlar ıslatmıyor beni
bir durağa yaslanıyorum sensiz
gidişinin en sessiz harfinden yırtılıyorum
"gel" desen gelecektim oysa

kulaklarımdan bordo denizler dökülüyor
şimdi herkes biraz sen biraz acı
göğsümde bir vagon
gizli sözler batıyor
fırtınalar çıkıyor üstüme

şakağımda
intihar acemisi bir şairin
delilik provaları
arkandan uluyan kapılardan
söküyorum kokunu
yokluğunu kokluyorum
yokluğunu yokluyorum

çöz gözlerimi senden hadi
ücranda yak bakışımı
gözlerine bekçi sevdam
dünden ve senden kalmayım

içine her düşen
kendi keşfi sanıyor seni
oysa sen
melekleri bile kıskandıracak kadar kendinsin
ve kendini acıtmak istiyorsun
ama güller kendine batamaz
bilmiyor musun
"gel" mi diyorsun

herkes kendi gördüğüne bakar
peki hayatın rüzgarında kime yelkeniz
kıpırdamadan duramayız bir aşk boyu
hadi en kanadığımız yerden susalım
"gel" desen gelirdim
"git" dedin ve gittin

Aşka...
Rüzgara...
Ayrılığa...
Zamana...

eyvallah...


KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "ARAZ" adlı romanından
 
USTA...!


Umrumdan taşıyor zamansızlığım.
İsmin içimde titriyor, sesin sesime düşüyor; ses veriyorum...
Oysa sen en sağır yarasın yüreğimde...

Gözlerini günceme düşürdüğümden bu yana,
Yorgunum gitmelerin tümüne.
Gözlerini günceme düşürdüğüm günden bu yana,
Dipnotlarda çürüyor sevda adına ne varsa...

Meğer ne çok beklemişim gelmeyişlerini.
Sen beni anlarsın be usta
Ne garip sıkıntıdır şu suskunluğuma en uygun makamı bulamamak.
İçimin buz kestiği yerden çıkıp geliyorsun gözlerime.
Sen geldiğinde ise düşürmüş oluyorum düşünden kendimi...

KAHRAMAN TAZEOÐLU
 
SENİ İNTİHAR ETTİM

Deli dolu geçtik ateş hatlarından
Sevgim korkuyla beraber büyüdü içimde
Sevdikçe korktum
Korktukça daha çok sevdim
Er geç birbirini boğacaktı bu duygular, biliyordum
Neden sonra farkına varıyor insan
Ayağına takılan bütün taşları
Yoluna kendi döşediğinin

Senin yarınlara inancın benden yüklüydü
Daha cesaretliydin
Planı çatılmamış yarınlara ektiğin umutlar
Er geç açacaktı, biliyordun
Deli sevdalı çocuk ruhumun
Nicelerinin uğruna kıyametler kopardığı
Değersiz değerlere sırt dönmüş, güvenli saflığında
Bir sonsuzluk buldun kendine
Ve hayatımızın resimlerini çizdin duvarlarımıza
Sonra birden
Yeşil bir kentte
Ilık bir yaz gecesine astın beni

Sevdalı ömrümün dakikası beş para etmedi
Ödedim
Cümlelerim seni taşımaktan yorgun düştü
Son sözün
Ve son anın efendisi olmaya bilenmiş yüreğine yenildim
Geçmişten nefes alıp geçmişe nefes verdim
Anılar kemirdi yüreğimi
Felç oldu hislerim
Zamanın çoktan dibe çöktüğü kum saatimin belinden
Tek bir saniye bile süzülmüyordu
Ters çevirmeye cesaretim yoktu
Çünkü yeniden başlayacak bir hayatın
Korkağı olmuştum

Aşkların sonrasında hüzün vardır
Ya sen hüznü boğarsın
Ya da hüzün seni boğar
Ama birisi kanatlarını kırarsa eğer
Yaralı kuş rolüne soyunacağına
Yürümeyi denemelisin
Hayata dönmelisin

Bunları düşünebilmek bile kendime dönüşümdü
Ve sonunu infaz ediyordu içimde
O gece yüreğimden sağ çıksaydın eğer
Ölen ben olurdum
O gece
Hayatın lekesiz bir anında
Seni intihar ettim
Şimdi katil benim

Artık güncemde bir boşluksun
Yavaş yavaş taze anıların altına gömülüyorsun
Ve sana ait sandığım her şeyin
Aslında benim olduğunu öğreniyorum
Hiçbir duygunun tek ilhamı değilsin
Kendimi keşfettikçe
Seni kaybediyorum
Ve ufkuma sensizliği
Korkusuzca geriyorum

Kahraman Tazeoğlu
 
UYANMA KÜÇÜK KIZ


Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı!

Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum.

Uyanma küçük kız uyanma ve görme!

Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran.

Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı!

Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde.

Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu.

Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı.

Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu.

Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın!

Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni.
Seni öyle seviyorum ki...

not: Kahraman Tazeoğlu'nun "susacak var" adlı son romanından...
 
YANLIŞ ANLA BENİ


keskin bıçak aşkının kestiği damarımdan fışkıran
ayrılığı intihar ediyorum
kırık şakaklarıma yapıştırdığın teselliyi dudağımda uçuklattım
gidiyorsun yağmurun kızı çekmişsin pimini ayrılığa
gözlerinden ağrılar sızıyor çığlığını yüklerken gemilere
geldiğin her yere yabancısın içinde taşıyorsun katilini
tokada doydu yüzünün sol yarısı
kalın bir kalem altını çiziyor şimdi
kanat sürçüyorsun bir gidişe
ardında gurbetleşen kavuşmalarımız

yakıştırıyor her intiharı bana
benden çok sağanaksın
parmaklarımın ucusun
yaktım ve içtim
dön ve gül
gül ki
gözlerim
çiçeklensin
yalanlarla
saklıyorum
sevdamı

ne olur yanlış anla beni.....


KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "seni çimden terk ediyorum" adlı şiir kitabından...
 
HER AŞK KATİLİDİR BİR ÖNCEKİNİN

rüzgarlı bir tepenin yamacındayım şimdi
kent suskun
ve istasyonlar ayrılık için var bu şehirde
imlası buzuk, üşümüş ve kirli bir çocuk olurum seni düşünürken
ömrüme iliştirdiğim martı leşleri yamalı bir geçmişi oynar
imtihanlar ve intiharlar üzerine kurulu hayatlardan
gecenin en serseri yanını alırım günceme

durup durup şiirler yazmak yoluna
yeni bir yaşam biçimim oldu son günlerde
kendimi sende kalabalık buluşum belki de bundan
her gece yorganımın altında sakladığım
kırlangıç sürüleriyle geliyorum sana
sen uykudayken
babam her gece ölüyor şimdilerde
annem nihavent bir çığlık oluyor
bana en çok sensizlik koyuyor
sonra babilin asma bahçelerine asıyorum kendimi
uyanmak için

eski bir aşkını anlatıyorken bana
konuştuklarından yapılma bir sessizlik oluyor ağzım
kaç kez kanıyorum bir bilsen
(ya da hiç bilmesen)
sesinin ardında yüzün sessiz bir tabanca gibi duruyor
kendimi kötü kurulmuş bir cümle sanıyorum
gece yüklü bir kamyon uykularımı solluyor

yastığının altında yalnızlığın var biliyorum
oysa ben senden bir bardak su istedim
akdeniz değil
son yalnızı benimdir bu kentin
istanbul arkamdan gelir
ey hüznü yüzünde gülücük diye taşıyan kız
hep kendine mi saklarsın çocukluğunu

ağzıma bir bulut bulaşsa da yokluğundan yapılmış
kayadan seken kurşun
en serseri yanımız olur kimi zaman
ve ben hep kendimi terk ederim senden
her katilin aşkı
her aşkın katili
bir öncekinin faili
hep ben olurum
hep ben ölürüm

içime uzanan koridorların ortasından
hep gülerdin beni görünce
bense sana hep geç kalırdım
sona kalırdım
sonra kanardım

yağmurlarla inseydin içime
içim senden yanaydı
yüzümdeki işgaller senden karaydı
seni sevmek en gizli ağlama biçimimdi
sana yazacaklarım sil sil bitmezdi
ve ben
sende hiçbir şeydim
sen bende her şeyken

canım
yastığının altında biriktirdiğin yalnızlıklarım
kendine varlaşıp bana yoklaşan biri yapar seni
ve ne kadar kaçsan o kadar yakınsındır aslında kendine
geciken sevdalar yıkık kentlere benzer bilirsin
ve sevgisizlik alır bir gün seni benden
işte bu yüzden
sen hep sevil
hep sevil
sevil


Kahraman Tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından...
 
Aslında duvarlar kapılara örülüyor. Pencereler ki, doğuştan demirli! "Güneş alsın kâfi" zihniyeti bir inşaat şekliyken böyle yapılmış evlerde yaşadıkça bir hayat felsefesi oluyor! "Güneş alsın kâfi!"

Bir kentin ufuk çizgisinde bitmediğini anlamak için "gitmek" değilmiş gerekli olan. Büyümek de istermiş sınırları görebilmek. Büyüdük! Büyüdükçe, büyüdü dünyamız ve daha da yükseldi tel örgülerimiz. Bir gün "aşarım" dedin, bir gün "aşarım" diyorum. Kendi geleceğimizi ütopyalarla ipotek altına alıyoruz ve "yapacaklarımız" dolu yarınımıza şimdiden "düş" gözüyle bakıyoruz. Benden yıllarca önde olan adam; tel örgülerin ilerisi mayın tarlası değilse, neden hala bu duruşumuz? Büyüdükçe korkak mı oluyoruz? Büyüdükçe, alışıp sınırlarımıza tel örgülere mi yeniliyoruz yoksa onlara sevdalanıyor muyuz?

Duvar örülü kapıların gerisinde özgürce büyüdük ama anlamadın, anlamadım büyüdükçe büyüyen esirliğimizi, azalan özgürlüğümüzü! Kaçmak adına yapabildiğimiz en büyük firar, bir yüreğe sığınmak oldu. Kaçtığımızı sandık oysa tutsak düştük bir aşka! Gönüllü esaretimizde unuttuk, yeryüzünün uzaklarının da olduğunu. Unuttuk başkalarını. Başkalaştığımıza inandığımız aşkta, en önce, inandıklarımızı reddettik. Sen ve benden "biz" oldukça, göremedik, aslında senin nasıl da "ben" olduğunu; benimse, senin haricini tanımadığımı. Gözlerinde olup bitenin farkında değilsin. Farkında değilim bakışlarının elini ayağını bağladığımın.

Ben senin, kaçmak istediğinde açabileceğin ve sonrasında dünyanın yüzüne çarpıp gidebileceğin bir kapıyım! Gel, aç ve kaç... Bir gün bırakıp gitmek istediğinde her şeyi; kitaplar dolusu rafları, masa üstünde sayfalara meydan okuyan kalemini, duvarlara yapıştırdığın ve unutulmaya yüz tutmuş dipnotlarını, yalnızlık döşeli evini ve belki de kendini ve belki de beni, terk etmek istediğinde ardına geçebileceğin bir kapıyım! Gel, aç ve kaç!


KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
Alışkanlıklarımla dolduruyorum boşluklarımı. Eski bir kitap, eski bir arkadaş, eski bir şarkı… Yaşamaktan ve yazmaktan sahnelerini ezberlediğim oyun, seninle yenileniyor. Rüyalarım olmazdı oysa. Yalnızlık derin bir uyku koynundayken canımı acıtmazdı. Şimdi, uyanmak için seninle boğuştuğum, uyanmak için sana yalvardığım rüyalarla geçiyor uykularım. Uyandır beni küçük kız! Uyandır ve çık sokaklara. Odalara kapattığın bedeninin ruhu bende! Kırılmış ve rüzgârına küsmüş bir dal sitemkârlığında bana bakan yüzün, uykulardan kaçtığım günlerin telaşında bile bırakmıyor aklımı. Sokaklara çık! Bir serserilik yap, bir delilik, bir iyilik…

Alışkanlıklarım doldurmuyor boşluklarımı. Her eski, yeniye duyduğu öfkeyi benden alıyor. Hatırıma yer etmişlerim unutulmanın hıncıyla, kendini unutturmamacasına saldırıyor. Neye sarılsam bana vefayı anlatıyor, vefasızlığımı vuruyor yüzüme. İstanbul bile karşımda. İstanbul bile eskiye alınmanın alınganlığıyla, sırtını dönüyor bana. Yazmaya bulduğum çareler kelimelerimi kemiriyor. Kalır ayak kanayan bir iç bulanmasında her şeyi kusup üstüme düşleri de berbat ediyorum.

Unutuyorum her seferinde. Neresinde kalmıştık ayrılığın? Hareketsizliğe alışamamış ayaklarım, eski şehirleri getiren adımları kapımdan kovamıyor. Sana seslendiğimi sandığım her yazı da yaz ellerimi üşütüyor. “Çık sokaklara” bende bir feryat artık. Ve kapanıklılığın duvarları aşıyor da suretini yaşatırcasına beni buluyor. Asıl düşmanlarını hatırladım bu öykünün ama çok geç, yeni bir kötüye can vermeye. Örsümü zorluyorum bazı geceler sesin ilişir umuduyla. Sen böyle mi susardın? Susardın ama küçük kız edasıyla ve nazıyla. Gönlün alındı mı, geçerdi şımarıklığın. Ama şimdi bir dilsiz, bir sağır gibi suskunluğun… Ya neden ben de gözlerin ve neden bırakmıyor yakamı gülüşün. Gülüşün bir şeyleri geçirmek içindi, şimdi hasım kahkahalara eşlik ediyor. Ve korkuyorum çocuk yüzünden. Bu yüzden İstanbul İstanbul gezinmelerim. Korkağı olduğum aşk, bana seninle öç aldırıyor. Bedellerimiz aynıydı lakin bana senin gözyaşlarını akıttırmamak paylanıyor. Sen ağladıkça ağlayamamak yetiyor, teslim olmama. Yine de eşkıya sevdalılığım yer bulmuyor İstanbul’un koynunda. Boğazına çıktığımda boğazım düğümleniyor, seviniyorum ağlayacağıma ama yaşlarım kirpiklerime takılıyor. İçindeki esaretinden sokaklara kaç ve sokak sokak dağıttığım özgürlüğümü al.

Senden gitmek zorunda değildim. Sen gönderdin kelimelerinle. Bu yüzden ardına kadar açık kapılarım. Geleceğini biliyorum çıkıp odanın derinliğinden, yüzünde yüzlerce sitemle. İçerime girer misin yoksa kapı önü nöbetine mi yatırırsın bedenini bilemem ama “gel” bitti dilimde. Şimdi konuşuyorsam, biraz da bundan! Ah küçük kız; bir kez olsun sussaydın, daha kalacak çok yerim vardı sende!



KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
ENSTRÜMANTAL AŞK


Aşk suskunluğumdu benim!
Kendime ırak bir kentten çok sesli bir ağırlama, içten bir ikrarın yetmeyen teşekkürlü karşılığı. Oysa sunulan hayattı, yazgısında deli kız oyası. Deliksiz uyuyacağım, geç kal bu gece.

Aşk yanımdı benim!
Kelimesiz, hecesiz ama ağlamaklı... Yerlerde sürünen gözyaşlarımda yalnız olmamanın iması!
Acele etme bu gece. Tam vaktinde gelişinden değil mi öncemizdeki aşklar?
.
Aşk vurgunumdu benim!
Yaralı ama kansız... Acılı ama feryatsız… Ağlayan keman, sızılanan kaval… Beklenmedik ihanetti buluşmamız. Yıllardır vardı ve çok az yakardı. Şimdi burada, sahibinden uzak…

Aşk yazımdı benim!
Aşk yazdığımdı, okuduğundu. Bu geceyi geç ömrümden. Bu gece geç bir vakit ömrümde. Oturduğum masada şaraplık bir tat, tütünde tutuksuz bir nefes. Yetişme bana, geç kal! Erkenciliğin değil miydi, bize koca bir geleceği geciktiren?

Aşk heyecanımdı benim!
Vursalar ölmezdim o heyecandaki kadar. Sevseler mutlu olmazdım o titremedeki kadar. Voltalar uzuyordu ayağımda. Zaman uzuyordu. Sancı sığmıyordu bedenime. Delilikti, serserilikti, güzeldi…

Aşk itirafımdı benim!
Okunan, dinlenen ama bilinmeyen... Söylesem, dilimde kekremsi bir tat bırakırdı. Sustum, dilimle geldi bütün belalar… Dili belası sayfalarımın övgüleri, asılı kaldı aklında. Şımarıklığım korkun oldu, usluluğum hayalin! Değişemedim onca değişimde, onca yenilikte… Buydum ben, bulduğun gibi. Koruduğum aslındı, kaybettiğim aslım!

Buydu galiba aşk!
En can alıcı noktada bir İstanbul kaçağı, birçok A’lı kent kaçamağı, bir gözyaşı bozgunu, bir kavuşma, bir ayrılık ve bin ölüm… Sayısız dirilişte aynı yemin! Döndüğüm sözümde hayâsız yalan. Tek varlığım ve tek yokluğum… Yaram ve merhemim… Kazanmadığım ama hep kaybettiğim. Evet, buydu aşk!

Aşk yasağımdı benim!
Uzaklığını ölçtüğüm bir şarkı, tınısını mırıldandığımda anlamı beynime oturan bir müzik. Tuzağı yoktu arada. Geçit veren dağlar, ayağa dolanmayan yollar ve aşıldıkça genişleyen, bereketinde güneş kavrukluğu ovalar… Geç kal bu gece, zamancılığın değil miydi bizi bekleten, duvar önü ameleliliğinde?

Aşk çözümümdü benim!
Düğümlerin çıkmazından, elime düşen tek bir seni seviyorum’du. Gelişemedik uluorta. Durduk bulanıklığımızda; durulmadık durgunluğumuzda. Çarptık, düştük… Ayağa kalktık yardımsız. Seni seviyorum’du her şeyin en baştaki sonu. Söyledik, duyduk, yeniden düştük ve kalkamadık yardımlı. Gelmedi acil adamlar. Sen yine de, bu gece gelirken yolu uzat ve getirme yanında, başka yarınlarını.

Aşk engelimdi benim!
Burkulan yanıma yerleşen yalnızlığına eş, diğer yanımda onmaz bir gelecek…
Artık bir gece bu karanlık! Gelme, kendim kendimi avuttum!

KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
ÖMRÜMÜN KALANI

“Biz şimdinin adamıyız” diyerek sıvazlıyoruz sırtımızı. Geçmişli ama geleceksiz ve şimdiye her daim dahil iki adam! Ellerinden gelen bir şimdi’yle, “bana yar olsa” diyemediğim bir gelecek arasında tercihlere yatırıyorum suskunluğumu. Sen’siz bir gelecek, sen’li bir şimdi… Yokluğunla büyümüş çocukluğumla, çaresizce ama sevdamca “şimdi’yi” seçiyorum. Aklımda bir türlü geçer edemediğim yaralı geçmişimiz. yaralı geçmişlerden yarınlar çıkmaz mı sevgili? Sana yarından bahsedememek ne biçim bir konuşma? Mesela diyebilsem: “Yarın alırız ellerimizi ellerimize ve nehrin kıyısına gideriz. Hesabına tavla oynarız. Konuşuruz! Hep konuşur, hiç susmayız… Nasıl da eğreti duruyor, şu günlük kelimeler! Şu en basit ve yalın bir yarın için ne çok mucizeye ihtiyacımız var!

Ama yine de, söz hakkını serseriliğime verip, hiçbir şeyi unutmadan yalnızca umrumdan çıkararak her şeyi, karın tokluğum ellerimdeymiş gibi bir geleceğe uyandırıyorum, en çocuk halimi. Korkmadan, çekinmeden dalabiliyorum bir düşe… Oysa yasaklıklar, hatalar, ihanetler düşlerimi de kurutuyor. Varlıklarından bana yokluklar pay eden bir dolu adam ve kadın, -zaten sandığım- karın tokluğumu alıyor ellerimden ve beni aç bırakıyor; sonra, en çocuk halimi, acımasızca, gerçeklerin uykusuna uyutuyor. “uyuma çocuğum” diyemiyorum. İçimde karın tokluğumun açlığı bir şarkı söylüyor, senin bana anlatamadıklarını…

çok sıcak ve karanlığa rağmen kavuran bir yaz gecesinde bana bir masal anlatmıştın, her kelimesi soğukla örtülü. Masalda, prens aşkının sahibini arıyordu; prenses, prenses değildi. Göç hazırlığında bir güzeldi ve tek derdi, içindeki aşkı kimselere göstermeden götürebilmekti dağlarına. Prens güzel kıza “yüreğimin dağ gülü” diyordu. Güzel kız prense “suyum” ve durmadan karlar yağıyordu masalında. Sen anlattıkça üşüyordum, unutarak yandığımı. Masalın sonunda pens, “seni seviyorum” dedi. Güzel kız inatla susup “seni seviyorum” demedi. Bu masalın devamını çok sonra öğrendim. Prens sevmesine rağmen bir daha söylememiş sevmediğini. Güzel kız dağlarca ve yollarca sevmiş prensi ama yenilip ürkekliğine, yine söylememiş sevdiğini. Ve güzel kızın sustukları onu, mevsimler boyu yakmış.

Yokluğunu yaktığı denklemde, varlığını sanatkârca bir üşümek olduğunu, o gece, o masalda anlamıştım. Sonra anladım, aşk engelli yüreğinin yanında bir de karlı dağlar vardı. Yüreğinin engelinden de aşılmaz karlı dağlar… Hem dağlar, hem karlar… Ne kadar da uzağız birbirimize. En uzaktan daha da uzak, en yakından sadece yakın…

O gece bize uzak bir radyodan bir şarkı düşmüştü dudaklarımıza. “yine kar yağıyor sokaklara. Sana yar yol bulamıyorum…” Bana gelmemenin tek engeli, karlar mı sevgili? Yoksa…

Gelmelerin ve gitmelerin üzerine kurulu düzeneğimizde, haberlice geliyorsun, ben yokum! Gidiyorsun, ardında bir tek ben kalıyorum. Yanımda olmanı istedikçe zaman duruyor, şarkılar bitiyor ve sesin çekiliyor tenimden. Ağlamaklı duruşumlar voltalara vuruyorum aklımı. Görülse iç burkar halimi kapı arkalarına gizliyorum, odalara kapatıyorum.

Giderayak gelişlerinde, ansızın gidiyorsun; susar gibi, küser gibi, terk eder gibi… İşte o zaman duruyor zaman ve bitmiyor hiçbir şarkı. O zaman, terk edebiliyorum seni içimden; o zaman, nefret edebiliyorum senden! Ama sadece o zaman, o an, anlık… Bir sonraki saniyeye geçmiyor eylemim. Belki de, bir göz kırpma seni terk edişim, senden nefret edişim. Daha fazlası, daha uzun sürelisi olmuyor. Olmasını istediğimde de olmamıştı. İçimdeki varlığına hükmüm geçmiyor! Ne içimden terk edebiliyorum seni ne de terk ettirebiliyorum sana içimi!

Oysa gidiyorsun, hep gidiyorsun. Gelmelerini unutturacak kadar çok gidiyorsun. Gidişlerinden oluşma koleksiyonumda, seni her türlü uğurlayışım var. Seni vedasızca uğurlamıştım. Gitmeni istemiştim, kalışına bayram etmeye hazırken. Hemen gitse demiştim, bir daha ne zaman geleceğini hesaplarken. Sustum. Dar veda sahnesinde, ölesiye sustum. “susma” demedim. Güldün. “gitme” demedim. Sustun. “Kal” derken içimden, gittin! Öldüresiye gittin. “Öldürüp de gitseydi, dedim kenti başıma geçirirken. “Sokak köpeklerinin küfürlerini savursaydı yüzüme” dedim, bana, bir boşluğu sarılır gibi sarıldığın ellerini içimde hissederken. “Kal” derken içimden gittin!

Onca yerden, onca uykusuzluktan, uyanıştan; onca kaçıştan ve sığınıştan, gülüşlerden ve tutuşmalardan yalnızca çok A’lı o kenti özlüyorum. Bizim ilk ve tek buluşmamız, tek görülmeyişimiz, avuçlarımıza güvenip kaybolmaktan korkmadığımız tek gün, tek kent… Senin bendeki son özgürlüğün, benim sendeki ilk tutsaklığım!

Bir düş gibi silik anlar kalsa da aklımda, hep, o günü istiyorum. O günde kalmak, o gün gibi olmak, o gündeki gibi olman… Birlikte gördüğümüz ilk rüya. Yorumlasam, yoğursam, kendimi yorsam da, sonuç çıkmıyor, bir daha yaşanmayacağından başka.

Bir istasyon bekleyişim, yüzüne bakamama heyecanım, avuçlarındaki elim; yeşil gözlerin, “ben seni çok sevdim” diyen kelimelerin ve o günü, beni çok A’lı kentte bir durağa asan sözün, ucuz bahanen, “seni seviyorum” demememin ilk nedeni: “sevgilim olursan, seni kaybederim…” Söyle sevgili şimdi hayatında bir kayıp mıyım? Bulunmaz… Açık bir yara mıyım? Sarılmaz… Tehlikeli bir yol muyum? Gidilmez…

Adımız gibi çok A’lı o kent sevgili, senin bendeki son özgürlüğün, benim sendeki ilk tutsaklığım!

Bazen bir şarkı aralığında, o günü ve çok A’lı o kenti yeniden yaşıyorum, yeniden yaşayabilsem diyemeden, diyebilmeyi ne çok isterken… “Birbirimize birkaç aşk kadar, geç kalmış olmasaydık…” eğer, kaybetme korkum olmadan sahip olabilir miydim sana?


“Gözlerinde bir aşk var bana saklı olan. Kimselere vermem onu” dedin ve almadan gittin! Kendi hakkın olan bir aşkı, gözlerime hapsettin. Gidişinin dönüşsüz olmadığına inanmak için çok eski bir şairin sen olup söylediğini varsaydığım “ bu aşkın adresi dursun sende / kelepçeli kuşlar yuva kurmadan gözlerimize / belki geri döneriz / ve geri veririz birbirimize / yitirilmiş ne varsa “ dizelerini hatmettim gecelerce.

Bu aşk seninse ve yar olmadıysa sana, başkasına asla yar olamazdı. Olmadı da! Çok yandım o aşkla… Çok ağladım… Hiçbir intiharını durdurmadım ama yine de ölmedi. Öldüremedim! Terk edemedim yokluğunun varlaşacağı inancını. Gelecektin! Sonra ama mutlaka! Gelecektin! Aşkın ve aslı bendeydi. Gidişin, gelmek içindi; gelişin bir daha gitmemek için! Sevgili, biliyordum ama beklemiyordum geleceğini. Geldin! Bir gecede değil, bir gündüzde değil, bir akşamda değil; bütün umutların gömüldüğü bir seherde geldin! Tabu örgülü bir sokakta, sendeki varlığımın cesedini göreceğimi sandığım bir seherde, dirisiyle geldin!

Geldin! Diyeceklerimin hepsini susturup; sustuğum tek gerçeği, masalımızın eksik cümlesini, çok A’lı kentin afiş manşetini, beni gelmelerine doğuran, seni bana doğuran sözü, “hiç söylemediysem, şimdi söylüyorum. Seni her şeyden çok seviyorum…”

Sevgili, seni seviyorum!


KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
ANALİZ…

kendine yağan bir yağmursun benim içimde.
uzun soğukları damla damla kırarsın
ve yüzümde izler bırakarak,
yaşanılır kılarsın bu kenti.

geçtiğini varsayarım sokaklarımdan
ya da, g e ç t i ğ i m i z i...
geçerken kendimizden ve
geldiğimizde kendimize;
bozuk bir şüphenin, verilmeyen öğüdün,
bedelli bir ihanetin
deliksiz gergefinde,
bir geçmişi un-ufak edip,
birbirimizden geçmişiz.

birbirimize söylenecek,
analizsiz bir şarkı boyu
susuşlar kaldı yalnızca.
onları da sustuk mu?

geceyi düş dışında yaşamak,
birbirine ölenlerin sevdasını küçümsemek,
büyümeyi acı çekmekle orantılamak,
aşkın saadetini sonsuzluğunda aramak
ve dönüp baktığımızda ileriye,
ikimizi
yine
aynı
yerde bulmak...


"sen beni hep seveceksin!"


belki aldattığımız olacak birbirimizi
sigaraaltı niyetiyle öncemize aldıklarımız,
aldattırdığımız biz,
on'u geçmeyen yüzlerin birincisi olacağın günlerim
senin bana bağırışların ve soruların
benim sana dürüstlüğüm ve cevaplarım,
bizi
bir
adım
ileriye
götürmeyecek...


her kentte biraz daha kavuşan, her kentte daha çok ayrılan, onca yanmanın ardından aşkın ölümcül sonsuzluğuna kül soğukluğunda ulaşan Aslı ve Kerem'in, çağ ruhları mıyız?
yoksa, biz de unuturduk!
çoktan unutulurduk!
başka aşklarla tamamlardık eksiklerimizi,
başka aşklara bırakırdık büyütülmeyi...

"şimdi" diye başlayan bir cümlenin devrik özneleriyiz.
birbirimizin üstüne devrildik
bunca mesafede.
bunca mesafede,
bunca yol katettik ya,
ölmeyiz artık içimizde...



KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
Düşmek olası bir eylemdir ayrılığın elinde. İçten dışa, dıştan içe... Hayat kayar parmaklarınız arasından. Hayattaki yeriniz yersiz gelir. Her şey en gerideki yerini alırken siz seyirci kalırsınız sahip olduklarınızı kaybetmeye. Kurtaramadığınız gibi kurtaranınızda olmaz. Kahramanların gücünü aşar kahrınız. Yok oluş kaplar göğünüzü ve mavi silinir umutlarınız içinden. Yalvarmalar etkisizdir, gözyaşları kuru. Ayrılığa inanmaya zorlarsınız kendinizi. Ki sonrasında yaşamayı kabul etmeniz vardır ve en sonda da "sevgilisizlik" bekler sizi. Yüzünü nadiren gören gözleriniz artık görmemeyi, sesine alışık kulaklarınız onun sessizliğini duymayı öğrenmelidir.

Hayatın en angarya sınavını yaşadığınızı sandığınız tüm zorlukların aslında ne kadar kolay olduğunu anlarsınız. Ve deneyimlerin hiçbir yararı olmaz. İlk kez gibi karşılarsınız terk edilmeyi. Terk edilmekle öğrendiklerinizin gereksiz bilgiler olduğunu anlarsınız. Eğer bir geleceği, bir geçmişi, bir şimdiyi yok sayıp, geniş zamanlara yayarak seviyorsanız bir adamı, her şey hiçbir şey olur. Kurduğunuz her cümlede baş konuktur "hiç" ve türevi tamlamalar... "Hiçbir şeyin hatırı yok mu, şimdi ben senin için hiçbir şey miyim, hiç mi insafın yok, hiçbir şeye bile sahip değilim... Onu bile tanımazsınız aşkınızın yanında. O bile "yok" olur.

Terk edilmek herkesin kaderinde yeri belli ve değişmez bir çizgidir. Terk edeni olduğunuz aşklar bir "ah" salar ardınızdan ve o "ah" gelir vurur sizi çok başka bir aşkta, çok başka bir adamda. Ama siz "ah" edemeyecek kadar çok seversiniz zira siz, sizi silmişsinizdir aşkta ve terk edeninize kötü hiçbir şeyi yakıştıramazsınız yanan canınızın dile gelmek için çırpınan beddualarına rağmen.

Terk edilmenin kabulü imkânsızdır. Ölümden beter, dedikleri şeydir. Bilirsiniz ölen artık yok! Bir daha göremeyeceksiniz, dokunamayacaksınız. Bir yaşayana ölü muamelesi yapmaktır terk edilmek. Onun bir yerlerde nefes aldığını bildikçe onu nasıl ölü sayarsınız? Ona dokunabilecek kadar yakın olduğunuz zamanlarda parmaklarınızı ısırarak ne kadar dayanabilirsiniz. Terk edilmek, terk edeni değil kendinizi öldürdüğünüz takdirde yaşayabileceğiniz bir yaşam şeklidir.

Son kez görmeye ödeyeceğiniz bedele sınır koyamazken yeni bir başlangıcı ister ama düşünü bile kuramazsınız. Karşınızdaki “sizsizliği” seçmiştir size karşılığında “onsuzluğu” bıraktığını hesap etmeden. Terk ediliyorsunuzdur ve yapabildiğiniz tek şey; hiçbir şeydir.


Eğer aynı kişi sizi daha önce de terk etmişse o vakitler nasıl dayandığınızı düşünürsünüz. İmkân zor ya, hatırlamazsınız. Tek isteğiniz uyumaktır! Öyle bir uyku istersiniz ki, uyandığınızda ne terk edeninizi ne terk edildiğinizi ne de tüm yaşadıklarınızı hatırlamamalısınız. Oysa uyku boyu rüyalarınızda bile o vardır. Ve uyandığınızda ilk hatırladığınız yine "o" olur nasıl ki uyumadan önce o olduysa!

Size eskiler anlatılır. “Kim neye nasıl dayanmıştı, nasıl hemen unutmuştu, şimdi nasıl da pişmandı." Hepsini boş kulaklarla dinlersiniz. Çünkü sizin derdiniz aslında unutmak değildir. Unutulmaya bile razı olan ruhunuz ayrılık harici bir çözüm istemektedir. Ve terk edilmenin içinde ayrılıktan başka hiçbir şey yoktur!



KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
Yoktu sesi, yüzü... Kelimeleri vardı, her biri ayrı yaralayıcı... Fotoğrafları vardı, baktıkça konuşacağını sandığım. Yokluğu vardı, bitmez. Böyle aşka böyle bir terk yaraşırdı. Gitti... Bütün gidenleri hatırlatarak... Gitti... Ondan beklenen ama istenmeyen bir gidişti... Güzel bir gidişti ama asla tebrik edilmeyecek, alkışlanmayacak.

“Seni asla unutmayacağım” dedi. Biliyordum, beni asla unutmayacaktı. Alışkanlıklarının dünyasında zamanla bir yerim olacaktı. Her baktığında göreceği, aramadan bulacağı... Ama aynı “zaman”, beni unutmadığını unutturacaktı ona. Ben unutulmamak değil, hatırlanmak istiyordum. Kimsenin bilmediği bir şarkıda, saklı bir kentte, sokaklara dökülmüş serserilikte, bir odada hatırlanmak... Ama önce unutmalıydı beni, unutulmalıydım!

Saçmaydı...

Bir ayrılığın ilk gününde düş kırıklığına oturmak, çok erken kalıyordu düşününce süresini. Süresiz olunca süresi, siyahın tonlarını zorlamaya bile gerek yoktu. Ömrümün Kalanı’ndan bana kalan ömürlük ayrılık, çok hüzün tükettirirdi günlere. Sil sil bitmez yazma şekli, okuma halini alırdı sayfalarda. Zaman çoktu ve yeterdi üzülmeye...

Bir ayrılığın ilk günü: Herkes nesne, nesneler gereksiz, diyaloglar formalite, eylemler tahammül ürünü, eylemler nezaketsizlik yüklü, olağan dışı ve olağan üstü dalgınlık, yamalı tebessümler...

Varlığının sevincini serememiştim yüzüme; yokluğunun üzüncü de dökülemedi yüzümden. “Ya sorarlarsa” kaygısı, tetikte tutuyordu yine de tüm dalgınlığımı. Bahaneler üretiyordum. “Dizlerim ağrıyor” diyordum. Dizlerim ağrıyor... Komikti! Ve gerçek... Bahsi geçen dizlerle vaktinde konuşulabilmişse, onların sonrasında kalp hükmüne maruz kalmaları da doğaldı.

Avutuyordum kendimi. Beni bir daha terk edemeyecekti. Ondan bir daha gitmeyecektim. Ve içime kurnaz bir rahatlık veriyordu, ayrılığının, ömrümün son ayrılığı olması. Oysa gelişimizdeki gitmeler’i karantinaya almıştık. Ters istikametimizdeki kullanıma geçme sevdası, hemen yürürlüğe koydu gidiş adımlarını.

Bir ayrılığın ilk günü yaşanılanların iyi taraflarını hatırlatabiliyordu ama ilerideki çok günü, zaman’dan arınmış acımasızlığıyla sadece beni bekliyordu!


KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
En yangın düşüşünüzde, en yanlışla kalkmak ağaya! Düşmenin acısıyla kalkmanın yorgunluğu kemiklerinizde kaynaşmış, ruhunuzda nekaat evresi. “Birazdan” diye başlayacağınız her cümlede ertelenen bir şimdi. Aslınızla yüz yüzesiniz! Bir tek kendinize yaslanamazsınız!

Birileri çıkar, sizin yaşayacağınızı yazar. Araya umulmadık sözler girer, sizin yazacaklarınız yaşanır. Sitemi, isyanı çözer ayıklarsınız köşe bucağınızdan; ulu ortanızdan. ‘Düzen’ dediğiniz, kendinize başkaldırı hakkınızı elinizde bulundurabilmeniz. Sivilcesiz ergenlikler, bunalımsız ilk gençlik yılları, terk sonrası buhran halleri, ölüm sonrası matem havası devreder gençliğinizin en genç günleri. Devrilmezsiniz, sığındığınız olur ki o kadar yalnızken siz! Siz hesabı ölülere ödetirsiniz, dirilerinizde ölüm sessizliği.

Bir suç vardır, suçlu meçhul! Bir gerçek vardır, yalanı aleni! Bir siz varsınız, diğeriniz yokluğunuz. Saçmalamak en ciddi nutkunuz. Nutkunuz tutuk her es’te. Karşı çıkacak biri iyi olacaktır, size bırakılan meydanda, lakin her karşı taraf sizin taraftayken, haklılık paydanızın çoğalışında bir şeyler hep az gelir. Fazladan aktarsanız, haksızlık! Bedene uğratırsınız zayiatı. Tahribat saçta başlar. Tende hızlanır. Ten de solar zamanla. Zaman arada kaynar. Uyanırsınız gün batar. Uyursunuz güneş de ‘günaydınlık’ bir aydınlık. İçli şarkılarla içli dışlı olursunuz. Kelimelere korkunuz artar, okumaz ve yazmazsınız. Görmezden geldiğiniz yanınızda yazar özlemi. Canının çıkmasını beklersiniz. En sevdiğiniz o ya, tek suç da, tek suçlu da o!

Kapalı odalarda açık kollarsınız. Bir şeyleri keşfetmek kadar sancılı ama bulunca kaybetmiş kadar acılı olursunuz. Her öğrenilen öncekini bastırır. Ve siz hiçbir yere varamazsınız! Menfaat güdücü eylemler arasında dürüstlüğü fark eder, en önce kendinizden utanırsınız. Utanç bildiğiniz, bakmadığınız aynalardaki görmediğiniz siz.

Çoğul konuşursunuz, karşınızda hiç kimse yokken ve tekilken. ‘Siz’ diye başlamak bir cümleye ya da ‘siz’ diye bitirmek her susuşu, yalnızlığınızı dinlendirir, dillendirir sanırsınız. Başınıza gelende yalnızken siz, kendinize şaibeliyken gözleriniz, çevrenizde dolanırken şüphe imalı bakışlarınız ve bir sürü şeyi sineye çekme gücünü bulmanıza şaşırırken aklınız, siz ne kadar sizsiniz? Ki ayakta durmaya mecalsiz, düşünmeye yetisiz, konuşmaya kelimesiz, susmaya ses’siz…


KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
Yaren yaralı bir türkünün miğferliğinde, geçebildim odaya. İçimin kaosu odanın her kıyısına nakkaş meziyetinde işlenmişti. Kendi ellerimle kestiğim saçlarım yerdeki halıya yeni bir motif olmuştu. Kenar süsü mahiyetinde “görülmüştür” damgası vurduğum kâğıtlar, kelimelerinin anlamınca savrulmuş etrafa. Pencerenin önüne yıkılmış bir duvar gibi yığılmış kitaplar… Yazamamaktan, tükenmezliğini kendine bırakmış kalemler… Hiçbir ağrımı dindirememiş ilaç kutuları… İçine ciğerimi hapsettiğim sigara paketleri… Fotoğraf fotoğraf ölümsüzleştirdiğimi sandığım, oysa yaşandığı anda zaten ölmüş olan sevinçlerim… Geceleri zafer, sabahları ellerime yaralar döken yalnızlığım… Hep, halının altına süpürdüğüm kırılganlığım, suskunluğum, id’im, kinim, nefretim, nefret ettiklerim, gidenlerim…

Giden, kaldı… Gidişi değil de; giderayak açtığı yaraları ters istikametime doğru attığı her adımda kanatmasıydı onu içimde tutan; onu, yangından ilk önce kurtarılmak şartıyla bu hayata demirbaş yapan!

Vaktinde kaybettiğim her şey şimdi gözümün önündeydi, bulunmuş olmanın anlamlılığından uzak, öylece duruyordu.

Ben de öyle duruyordum!

Sonun teslim çağrılarını duyuyordum. Yoksul bando, sevdiğimin türküsünü üç eksikle çalıyordu. Birazdan, diğerleri de susturulacaktı. Biliyordum. Ben, savunmasızlığımla ve karşı kıyının bütün içtenliği sevişlerinde gizli yardımlarıyla baş başa kalacaktım.

Gerisi, teslimiyetti… Gerisi, esaretti… Gerisi, gidişti!
Vakti ertelenmez ve vesaiti içime dert olanlar…



KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
Bana koca bir kenti sunarken, küçük bir yürekteki adamı alan aşk, bilmediğim yanlarımı çıkar dar sokaklardan caddelere. Çıkar karşısına onun! Güneşi batıyor İstanbul’un kendi içine, en içime... Düşlerimi döktüm arkasında kalan kızıllığına. Her sahnede dile getirilmeyen âmin, başımı bekledi. Ağladım. Ağlamak mevsimsiz durdu yüzümde. Ağlamadım, kin saldırdı kirpiklerime. Her şey suç unsuru, her şey bir intihara neden… En çok ne kalmadı geride, en az ne hatırlanıyor? Bilir mi ki? Ya da haykırsam İstanbul’a, duyurur mu sesimi? Şarkılarımda, siyah-beyaz kaldı gülüşüm. Kırmızı bir alınganlık oturdu dudak kenarlarıma. Derinden geldi gerçekler ve su yüzünü talana çevirdi. Aşk, al biraz da küskünlüğümü. Barış parmakları gönder; bana, ona…

Çok sesli bir yalnızlık oldu şimdi güncem. Boş boş sayfalarda anlatamadıklarımın anlamı var! Bunca insan neye kör, niye kör? Bildikleri, senin en dolanlı halindi aşk! Şimdi karşı karşıyayız. Neden çığlık atmıyorlar varlığımın ürkünçlüğüne? Neden ele vermiyorlar beni, seni? Bir ihbara meydan verir içimdekiler… Söyle İstanbul’a, konuştursun muhbir bakışlarını! Sır tutmak eski bir Bizans oyunu, susmaksa Osmanlı hikâyesi…

Aşk! Esaslı bir yalnızlıktı aradığım; buldum, yitirdi yalnızlığını o… Şairinden satın alınan çok kullanılmış yalnızlıklar bir beden küçük gelirmiş alana. Bana ondan en çok onun kaybettikleri kaldı. İstemedikleriydi payıma düşen! Anmayacağı anlardı bana bıraktığı! Gelişini beklemek, gidişini izlemek… Bana en çok onun ardı kaldı.

Yine gülsem diyorum hayatın en ciddi yanına. Umursamadan sersem umutlarımı, ki umudum olsa! Unuttuğum olsa! Ve bir de o var, onlar var! Unutmak ölümden önceki eylemim olur bunca çoğullukta. Ben’in yoksulluğunu anar mı? Aşktı, o ve benden oluşan biz! Aşktık biz. İkimiz seni yaratıyorduk, aşk! Sendendi sevgimiz, birbirimize oldu ihanetimiz. Ben yokken nasıl yaşar seni? Kimle yaşar, neden yaşar?

Kızılı silindi İstanbul’un… Bir öfkeydi batışı ve çattı gitti güneş… Her yan, karaya yeni bir ton! Göremiyorum, İstanbul’un suretine sinmiş düşlerimi. Düştüler mi bir bir? Oysa düştüler sadece! Çocukça, serserice… Dokundu bazı yüreklere, içine dert oldu bazı sıfatsız isimsizlerin… Aşk, bırak kelimelerimi, bırak da güneşin ardından bir de ben çatayım İstanbul’uma! Özlemiştir hırçınlığımı, özlemiştir kavgalarımı. Özlemiştir, belki beni…



KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
Yazıyorum. İnadına bükülüyor kelimeler, kalemimin çeperinde. Sana mensup akıldışı tümcelerde günler geçiriyorum. Sesin duyulur gibi oluyor uykudan uykuya geçitlerimin bulanıklığında. Nerde olduğunu bilmediğim İstanbul sabahlarında, olduğun yere açıyorum gözlerimi. ‘Yine yoksun’ diye bitireceğim geceye düş kırıklığı topluyorum, seni şair yapan sokaklardan. ‘Buradan geçmiştir’ belkisinin işe yaramaz ihtimaliyle, umuduma yürüyorum. Tabanımda, izin’siz kaldırımı kalmadı İstanbul’un. Bir şehir bu kadar taşır seni ve bu kadar saklar. Yoksun!

Ayrılığın, inandıkça bir yalan oluyor. Özbeöz olsa, firak lisanımıza uymazdı. Anlamazdım. Yadin dururdum terk ettiğin şehirlerin girişinde. Söylediklerinin eri oluyorum oysa. Dilim, haricindekilere paralel, lügatine teğet geçiyor. Daha yakınlığım, senin en uzağın. Genişliğini bilmediğim yörüngendeki kör dolanışım, İstanbul’un çok açılı bakışlarında sıkışıp kalıyor.

Özlüyorum, tamamı özlem aşkımın en yanık ayinlerinde. İstanbul kuma, İstanbul delil, İstanbul naçar... Ben gibi değil mi artık içindeki ben? Çok mu ileri gittim ve ertesiz mi bıraktım bu aşkı? Sen yazarken, ben yaşıyorum! Simetrik midir bu eylemler taraflarımızın algılayışında? Ben geri çektim öfkemi. Sen de kır küskünlüğünün nifak saçan dallarını. Affedilmez kusur işlenmedi bizde. Kırgınlığım sözüneydi. Sana, alındım ben! Alındım sevdiğime!

Bana vaatsizsen de, bul beni sende, İstanbul’da. Yalnızlığım paylaşılıyor, havarisi çok kimsesizliğimin. Sensizliğim tekelimde, şahsıma yaraşık yaşaması. Zamanın, geçer gibi yaptığı anlarda, anıları daha çok hatırlıyorum. Gülüşünden sözlerine, ellerinden gözlerine uzanan resmiyetsiz Boğaz törenlerinde harlanıyor aklım. Varlığına yeksan değil yokluğunun tasvirsiz İstanbul’u.



KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
Bana kalbini ver.
Avuçlarımda tutacağım mayınların yerine.
Acele giden gece zamanlarında çarpacağım bir duvar emniyetinde gülüşünü ver bana. Düşerken dibe, soluklanacağım ama asla tutmayacağım ellerini ver bana.
Tercüme edilmemiş öfkeler seyrelsin ömründe.
Yüksek sesler alçakça dinlenir.
Bana usul sessizliğini ver.

Lütuflar karşılık ve karışıklık için sunuluyor hayatın asil isimlerince.
Adının anlamını ver bana.
Telaffuzunda özlemlerin dindiği adını ver bana.

Başkaları, bu aşkı oyalamak için var olur.
Ne kadar durdururlarsa nefesini, o kadar hızlanırlar.
Bana kendini ver.
Her şeyden ayıkladığın kendini…
En iyi ölüm berbat bir yaşamın kıyısında bekler.
Seninle gerçeklerin intizamlı duruşunda yalanlar yumağını çözmek için varım.
Bana gücünü ver.
Yaralar değil canı yakan. İzin tendeki çirkinliği ve merhemin kabadayı yardımseverliği…
Yaralarını göster ve bana izlerini ver.

Günün bütün aynaları beni gösterdi aksinde.
Baktıkça seni gördüm.
Bana var oluşunun sırrını ver.
Günbatımlarında gözümün değdiği yerlere kurul.
Senden olma güneşlere kamaşsın bakışım.
Bana zamanını ver.

Atlardan daha hızlı koş oraya.
Soluk soluğa kaldıkça koş…
Yarını ertelediğim geçmişin geçmezliğine inat, vaktinde yetişmek için bana, bir kez olsun yok et geç kalışını ve durmadan koş oraya. Bana verdiklerinle bekliyorum seni. Düşsüz ve sonuna kadar gerçekli bir aşkın içinde…
Kuşlara takılmasın ayakların.
Takatini zorla ve koş…
Oraya… Kent soysuzlarının, aşk eşkıyalarının, gurur kırmak için hendek kazanların, dokunuşun esrarından acizlerin, kontrol edilmeyen sevilerin, intiharla harlanmayan yaşamların olmadığı oraya… Koş…

Ben bütün gemileri uğurladım. Gitmeyeceğim.
İçilmiş yeminleri kustum şehrin meydanına.
Yıldız sağanağına bağır açmış bir yeryüzündeyim.
Yazılmış sözleri susuyorum.
Konuşarak, yazılmamışları siliyorum.
Bana hecelerini ver.
Yarım kalan öykülerimin noktası olmaktan vazgeç.
Bana başlangıçlara yeter hevesini ver.

“Susacak var” edilen bir yemin, sözle tutulamayan.
Bana yüzünden çizgiler ver, gülüşünle belirginleşen ve hiçbir gamzeye yer açmayan.

Suya yazılmaktan kurudu kelimeler…
Bana bir cevap ver!



KAHRAMAN TAZEOÐLU'nun "susacak var" adlı kitabından
 
Üst
AdBlock Tespit Edildi

Lütfen devam etmeden önce adblock/reklam engelleyici uygulamanızı devre dışı bırakın.

Sitemizin yazılım/donanım/servis sağlayıcı giderleri reklam gösterimleri ile karşılanmaktadır.

AdBlock'u devre dışı bıraktım    Hayır teşekkürler