Ölüm

'Forum Meydanı' forumunda dalaylama tarafından 15 Şubat 2007 tarihinde açılan konu

  1. biyolojik ya da bilimsel bir ölümden değil de filozofların ölümden ne anladıklarını paylaşmak istiyorum:
    Epikuros: “Ölüm ne yaşayan için ne de ölmüş olan için korkulacak bir şey olamaz; çünkü yaşayan için ölüm yoktur, ölmüs olan için ise zaten yaşam yoktur.” Başka bir deyişle, ben varken ölüm yok, ölüm varken de ben yokum.
    Epikuros’un bu ateşli ve insanları bir çırpıda etkileyen önermesi bir anlık rahatlama hissi veriyor ama insan kendini sıradan bir mantık önermesi olarak göremediğinden, kendini sürekli bir P→ ~P denklemi olarak yaşayamadığıdan, yani varlıktan yokluğa doğru giden basit bir sembol olmayı sindiremediğinden ve coğunlukla ölümsüz dakikalar hevesiyle yaşamaya çalıştığından Epikuros’u tamamen kabul etmek biraz ahlaksızlık kokuyor. Yani, yaşarken ölümlülüğümüzü düşünmeden yaşamak (ölümsüzce yaşamak), ölüm lafı gelince de ölüm varken ben zaten olmayacağım demek kolay yolu seçmek ve bu kaygıdan kaçmak gibi duruyor.


    Zamanla dıger fılozofların ne düşündüklerini de yazacağım
     
  2. ben sonrasını çok merak ediyorum acaba herşey uydurmacamı.tanrı gerçekten varmı.bu dünyada çekiyorum zaten ölümden sonrasıda varsa uzun bir şeyi yedik...
     
  3. Felsefe tarihinde ölüme Epıkuros'tan daha ciddi adımlarla yürüyen filozoflar da var – eğer ölüm ciddiye alınması gereken bir kavramsa tabi.

    Seneca: “Ölüm yaşamboyu her an düşünülmelidir”. Üzerine düşünülmediği zaman, insan korkmaya başlar ölümden. Bilinmezlikten korkar insan, fakat karşısında şu an bilinemez ya da bilindiği anda kendi benliğini yitirecek kadar güçlü bir kaygı var. İşte bu son söylediğime -‘kaygı’ya- kızar Seneca: “ölüm korkusu kendini sonlu ilgilerle boğan bir bireyin varoluş zayıflığının bir biçimidir.” Ölüm bir tören değil şölen olmalıdır onun için. Ölümü ruha damgalanmış bir mühür, ya da insan doğasının bir parçası olduğunu güçlü bir şekilde defalarca evetleyerek yaşam barış içinde oynanılabilinir ve ölüme gönül ferahlığıyla gidilebilir.
    Seneca’nın ölümünden 55 yıl sonra doğan Roma İmparatoru ve filozof Marcus Aurelius da ölüm düşüncesinin bir beyin sporu şeklinde günde 10 defa tekrarlanmasını dilemiştir halkından – şu an varolmayan bir halktan, tıpkı bir gün olmayacak olan bizim halkımız gibi.
     
  4. Platon: “Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir.” Felsefece düşünmek ölümsüzce düşünmektir, yani doğrulardan, gerçeklerden, değismezlerden (geometrideki kurallar gibi) konuşma çabasıdır felsefe. İnsan felsefeyle sonsuzluğa katılabilir, gerçeklik tutkusu ölümsüzlükte, yani ölmeyi öğrenip ölümü öldürerek tadılabilir.
    Böyle bir felsefede aramak istemiyorum ölümle ilgili derdimi. Çünkü bir noktadan sonra sadece kelimeler yazılıyor, kelime üstüne kelime söyleniyor –tıpkı politikadaki gibi- kelimelerin muhteşem ahengi çabucak etkiler insanları. Fakat anlamak istediğim ölüm kelimesi uysal bir kelime halinde sinsi sinsi duruyor sözlüklerde.
    Hiçbir şey bulmadım değil, ama başka bir şeyler arıyorum:

    Augustinus: Ölümü ‘öldükten sonra ruhumuz ilahi boyuta karışacak, cezalandırılıp ödüllendirilecek’ umuduyla kabul etmek hoş bir sakinleşme biçimi olsa gerek. Augustinus için ölüm “işlediği günahlardan ötürü insana verilen oldukça anlamlı bir cezadır” ve ölüm kaygısından insan Tanrı kayrasına sığınarak kurtulabilir.
    -Öleceksin!
    Şu an baktığım elin ve bakan gözlerimin bir gün silinip gidecek olmaları büyük ve koyu renkli bir duygu sallıyor içimde, ama bu insanı yüzyıllar önce Tanrı’yı görmüş olduklarını söyleyenlerin dinine teslim etme güçsüzlüğünü zorunlu kılmıyor. Dinin dahi yatıştıramayacağı daha derin bir ölüm duygusu var.
     
  5. Spinoza: “Özgür kişi başka hiçbir şeyi ölümden daha az düşünemez; bilgelik ölüm üstüne düşünmek değil yaşam üstüne düşünmektir.” İnsan dikkatini sürekli ölüme yönlendirmekten vazgeçmelidir, yaşama dikkat kesilmelidir. Epikuros’un dediklerine tamamen karşıt gibi görünse de aslında Spinoza’nın burada söylemek istediği şey ölümü anlamadan yaşamaktan ziyade, yaşamı daha iyi anlamanın gerekliliğidir. Ölüme yer bırakmadan yaşamak, boşluksuz ve tam olarak yaşamak...
    Spinoza’nın Etika kitabındaki 67 no.’lu bu önerme her ne kadar ölüm üzerine düşünmeye son vermenin insanda zaten varolan sağduyuya uygun doğal bir eğilim olduğunu bir kez daha anımsatsa da yaşamı unutmadan ölümü düşünmem gerektiğini öğretiyor.
    Kitabın başka yerlerinde Spinoza tek ve her şeyi kuşatan töz olarak adlandırdığı Tanrı’ya bağlı olduğumuz için, basit bir deyişle, Tanrı’dan gelen insanın bir parçası her zaman tanrısallık yani ölümsüzlük taşıdığı için, yaşama elveda derken bile içi sevinçle dolu olmalıdır filozofun, çünkü ölümsüz olarak bırakacağı her zaman bir parçası kalır.
     
  6. Leonardo da Vinci: Mutlu bir günün sonunda nasıl ki tatlı rüyalar goruyorsam, mutlu bir yaşamın sonunda mutlu bir ölüm gelecektir. Da Vinci’ye göre mutlu bir insan ölüm korkusu duymaz. Tabiki burada sorulacak soru ölüm korkusu dindirilmeden nasıl bir mutlu yaşamın (mutlu anların değil) yaşanılabileceği.
    Günümüze doğru yaklaştıkça, analitik beyinlilerin ‘hasta felsefe’ diye tanımladıkları varoluşçu geleneğin en büyük dertlerinden biri ölüm olmuştur. Yalnız bu dert çok ve neşeli bir yaşam arzusundan kaynaklanmayıp, ölüm hissinin garipliğine dayalıdır.

    Schopenhauer: “Ölümün farkında olan insan” estetik bir şölene dönüştürür etrafını, aslında estetik bir deneyimde (kendinden geçerken - aslında kendini bulurken) daha net bir şekilde görür ölüm farkındalığını. İstencin boyunduruğu altındaki bir insan hayatı sürekli bir can sıkıntısına yazgılıdır. Çünkü sonludur arzular, tüketildikçe yenisi istenir. İnsanların bu acınası hallerine Schopenhaur’ın önerisi mutlak bir istençsizlik durumudur. Yani hiç ‘isteme’yi istememe durumu. Ölüm farkındalığıyla tadılabilecek estetik bir duruş (müzikte notaların en inceye vardığı bir anda, ya da yazının cığrından çıktığı bir anda) bir kez olsun tekrarlandıktan sonra ölüm korkusu biter ve bir an önce yaşanılması istenen bir özlem halini alır.
     
  7. Nietszche: Ölüm oldukça uygun ve doğal bir sondur insan için, ve üstinsan neşe ve onurlu bir biçimde ölüme doğru yürümelidir.
    Tanrı öldü: İnsanın geleceğe yaslanma, bir dayanak noktası bulma lüksü kalmadı. Tanrı öldü: Tüm değerler çöktü. Tanrı öldü: İnsanı bekleyen o koca avuç kalmadı. Tanrı öldü: Seni yapayalnız bıraktı. Tanrı öldü: Ve beraberinde ilahi rahatlık veren, yozlaşmaya doğru eğilen, gercekçi olmayan tüm akıl hastalıklarını götürdü. Tanrı öldü: insan hayvana emanet ettiği evrim sürecini kendi omuzlarına aldı ve üst bir insan modeline doğru —henüz tasarlanmamış, yürüdükçe tasarlanan tam bir insan belirtisine— yürümeye başladı. Tanrı öldü: Tanrılık görevini insan üstlendi, yaşamın tüm acı ve şükranlarına sahiplendi. Tanrı öldü: ölüm küçücük oldu...

    Heidegger: “Öleceğini unutmak işlenebilecek en büyük varoluş suçudur”.
    Hiçliği, yokluğu, ölümü anlamayan insan çokluğu, varlığı ve yasamı anlayamaz, sahici olmayan bir yaşamı huzursuzca yaşar. Heidegger hiçliğin (Angst) ya da tüm nesne, insan ve duygularin yerle bir olmasının, yani ‘genel bir anlam yitimi’nin zorunlu olarak yaşanması taraftarıdır. Düşmelidir insan defalarca ama kalkmak zorundadır, hiçlikte kaybolup intihar etmek düşük karakterli bir davranıştır. Defalarca ölüp defalarca yaşamalıdır insan, unutmaya çekilmiş duygu ve anlamların fitilini tekrar tekrar yakabilmelidir.
    Hiçlikten uyanınca bir gün iri ve diri durmalıdır gözler ve görünenler.

    Hölderlin; Ölümsüzdür çocuklar, anlamazlar ölümün ne demek olduğunu, ve küçük bir çocuk bakışında doğa ve duygular birbirine karışır. Gördüğüm ağaçlar duygu okları biçiminde şu an, gökyüzüne yükselirken, ilahi dumanlar sıçratırlar etraflarına. Burası doğa ölümlüler ve ölümsüzler içiçe geçmiş sürekli yer ve zaman değistiriyorlar.
     
  8. arkadaslar yukarida yazdigim olumle ilgili dusuncelerimi 5-6 gunluk bir arastirma sonucu yazdim, elestiri ve olumle ilgili kendi goruslerinizi okumayi cok isterim...
     
  9. Din Felsefesine dal, kendi düşüncelerinle bağdaşacak şeyler bulursun kesin.
     
  10. ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum..

    ee ne o zaman...

    telaşa mahal yok!!!
     
  11. ya din felsefesindede çelişkiler var ben dalında çıkamıyorum:)
     
  12. Epikuros bana göre en doğrusunu söylemiş, yani benim hayata bakış açım aynen onun söylediği gibi, tabi ben bunu ilk defa okuyorum:)

    Tek sorun sevdiğim insanların ölümüne nasıl bir tepki vereceğim... Nasıl bir adaptasyon sağlayacağım benim için sorun olan bunlar...
     
  13. Ölum hayatin bir parcasi ama Epikurus'un dedigi gibi ben varsam ölum yok, ölum varsa ben yokum.. Ailemden birini kaybettigim icin hayatin hic de sandigimiz gibi olmadigini ve hayatimi hic ölmeyecekmis gibi degilde, her an ölecekmis gibi yasamak gerektigini anladim :!: O yuzden uzun vadeli planlar yapmayi biraktim. En uzun vadeli planim "bu aksam ne yapacagim?" dir..

    Mesela millet ev almak icin 15 yillik borca giriyor ama ben buna delilik diye bakiyorum artik :D Ne de olmasa ölup gidecez, o ev kime kalacak? Birilerine, belki de kimseye! Bosuna ne diye 15 yil borc odeyip hayatimdan calayim, belki 15 yil yasamayacagim bile..

    Boylelikle hem ölumu kabullenip, hem de hayatimi yasayabiliyorum, baska turlusu olmuyor zaten..
     
  14. hertürlü ihtiyacımı karşılarım. istediğim gibi gezer tozar eğlenirim. arta kalan olursa oda benden sonrakilere helal olsun.

    bence ölüm korkulacak birşey değil. başkasının ölümü asıl korkulacak şey. herkes aynı şeyi söylüyor. sevdiklerimizin ölümü.

    gerçekten çok ağır oluyor bazılarının gidişi :(

    saygılar
     
  15. yağmurlu bi günde suyun içine yollanmak kötü güneşli bi günde ölmeliyim
     
  16. Evet çıkılmaz; al sana güzel bir söz;

    Tanrı mı insanı yarattı yoksa insan mı tanrıyı ?

    Yani herşey birer sallamasyondan mı ibaret, yoksa gerçekten biz mi kuluz gibisinden bir söz.
     
  17. Baska bir celiski de: Tanri tamamen iyi ise neden kotuluk var? Iyi olan bir sey kotuluk yaratabilir mi?
    Gerci din felsefesi buna insani denemk icin der, ama soru aslinda 'nasil " sorusu, iyi kotuyu nasil yaratir?
     
  18. Çok klasik olacak ama her canlı doğar, yaşar ve ölür. Ama esas mesele insan neden doğar? Çünkü bir amaç ve bir hizmet için yaratılmıştır fani olan her canlı..... Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin dediği gibi ölüm, yeniden doğuştur. Yani herşeyin sonu değil; sonsuzluğun başlangıcıdır. Bu yüzden Mevlana: "İnsanların ölümlerine değil, doğumlarına ağlayın demiştir."

    Bence insan her "AN" ını dopdolu yaşamalı. Dünü ve yarını düşünmemeli. Sadece yaşadığı anı düşünmeli. Çünkü ölüm vaktini insanın cüzi aklıyla bilmesi imkansızdır. Zaten bilseydi hayatın bir anlamı olmazdı! O yüzden de bir hadis te dendiği gibi: "Her an ölecekmiş gibi ahirete; hiç ölmeyecekmiş gibi de dünya işlerine sarılmalıyız"
     
  19. tolstoy demiş ki...

    ölüm korkusunun nedeni,insanların hayata yanlış bir bakış açısından bakarak hayatın kendi zihinlerinde sınırlanmış olan bir kısmını, onun bütünü gibi kabul etmesinden kaynaklanır...insan öldüğünde kaybolacağını sanar...
     
  20. ''Aldığımız her nefes, bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker. nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz. tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.”

    Arthur Schopenhauer
     

Bu Sayfayı Paylaş